Etiketler

, , ,

Ortadan kaybolalı tam bir hafta oldu. Son hatırladığım şey, Türkçe’ye çevirisi yapılmak üzere önümde bekleyen sayfalarca metin vardı. Gerisi bembeyaz bir perde.  Masumum.

Bu sabah kalktığımda bir de baktım ki ben çeviride kendimi kaybetmişken zaman hiç boş durmamış kaşlarımın arasına iki çentik atıvermiş. Nasıl atmasın, her gün bir post yazacağım derken, yemin billah ederken, ve bir ay boyunca tam gaz gitmişken kim demiş 4 hafta yaparsan alışkanlık edersin diye… Bugüne bugün tecrübeyle sabittir ki alışkanlığın hiç biri bana sökmez. Hiç bir konuda… Yaradılışım mı, burcum mu, deneyimlerim mi adını başkası koysun bu her neyse işte her hangi bir iyi ya da kötü alışkanlığa asla izin vermez.

Yine de proaktif bir yeryüzü kullanıcısı olarak bazı konularda kendimle iyi tanışırız. Dolayısıyla çeviriyle, prensiplerle ilgili neyin açıklamalarımı daha önceden, bu blogu ilk yayınlamaya başladığımda, hakkımda sayfasına eklemiştim. İşte burada.  Peki diyeceksiniz her seferinde sen böyle kaybolacaksan neden halen çeviri yapmakta ısrar ediyorsun? Açıkçası birileri çıkıp da “aman ne olur sakın hiçbir şey yapma, sen ye iç gez eğlen biz senin yaşamını finanse ederiz” diyene kadar…Tabii ki kapitalist dünyada yaşam yoksa sadece soluk alıp vermekten bahsetmiyorum, hani en yeni iphone’um, bilgisayarım, fotograf makinelerim, objektiflerim olsun, kendime ait bir sinemam olsun, istediğim filmi hem göstereyim hem seyredeyim, hatta bir de yanımda benimle alışverişe gelen biri olsun. Girelim bir mağazaya ben bakayım beğeneyim. Sonra parmağımla işaret ederek bak diyeyim, şu, şu ,şu ve şu kapıp geliyorsun ben de o arada seni şu köşede bir kahve içip blog yazarak bekliyorum.

Beynim düştü. Bu bilinç akışı yazma işi iyi hoş da dur demesini bilmek gerek. Çeviri biteli aslında bir kaç gün oldu. İlk kitabım Çavdar Tarlasını bitirdim. Fikirlerimi not ettim. Üzerine biraz da araştırma yapıyorum. Hatta bir film seyretmem lazım. En kısa zamanda paylaşacağım.  İkinci kitaba henüz başlamadım araya başka bir kitap girdi. Zaten 1 hafta gecikme var diyerekten iyice sardım işleri.

Araya giden kitabı Kiki’ye okuldan vermişler. Geri götürmeden ilgimi çekti. Nancy Huston’dan Fay Hatları (Lignes de Faille). Türkçe’ye çevrilmemiş. Çevrileceğini de zannetmiyorum. Öykü 4 kuşak üzerinden anlatılıyor. Ufak tefek aile sırları. Sonuçta İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’da olup zor günler geçirenler var. Şu an İsrail’de bulunanlar var. Yaklaşık 500 sayfalık bir anlatı.  Henüz yarısındayım. Ana teması insanoğlunun yırtıcılığı ve bir takım değerler uğruna kendini içine hapsettiği  yaşamın anlamsızlığı üzerine gibi bir şey. Asıl enteresan olan öykünün anlatım biçimi. 2004 yılında 6,5 yaşındaki torun başlıyor anlatmaya. Geriye dönük eski olaylar ise babasının 6,5 yaşındaki ağzından o anki sıcaklığıyla anlatılıyor. Daha eskisi babanın annesinin (torunun büyükannesi) 6,5 yaşındaki ağzından ve en son nesil büyük büyük anne de 6,5 yaşındayken kendi kısmını anlatarak işi çözüyor.

Geriye kalan bu bir haftalık zamanda blog için iyi olabileceğini düşündüğüm konu fikirlerini bir deftere not ettim. Şimdi bakıyorum da hiç biri üzerine kafa patlatarak yazmak içimden gelmiyor. Şunu anladım yazacağım şeyi bilerek masaya oturduğumda çok sıkılıyorum. Ne yazacağımı bilmezsem eğer, bu roman ya da öykü kurgularken de böyle, çok daha eğlenceli bir süreçle yazıyorum. Yalnız toparlaması bazen zor oluyor, bazen de hiç olmuyor.

Festivale gidecek vaktim olmadı. Yalnız filmlere baktım bayağısını seyretmişim zaten bir zamanlar. En yenilerden bir kaçı da yakında vizyona girecek. Diğerlerini de bir yerlerden bulurum diyerek kendimi teselli ettim.

Neyse hayattayım, yaşıyorum. Belki aradaki eksik günleri sonradan tamamlarım. Hızlı yaşamak gibi bir şey bu. Bir günde iki kere yaşlanmak diye buna derler cinsinden. İleride yazdıklarımı okurken nasılsa hatırlamam. Bak ben bu haftayı sonradan tamamladım günü gününe yazmadım mı diyeceğim. Vay be, ne süper irade, bu ne kararlılık her gün yazmışım derim.  İşte böylece tarihi  değiştirme gücüne de sahibim artık…

Reklamlar