Etiketler

, , , ,

Fotoğraf http://www.varbak.com adresinden alınmıştır.

Çavdar Tarlasındaki Çocuklar içerdiği aykırı düşünceler sebebiyle yetişme çağında olan bir gencin aklını kötü yönde çeleceği korkusuyla ki burada o düşüncelerin kendi içlerindeki mutlak doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılmıyor, uzun süre yasaklanmış, eleştirilmiş ve bazı eyaletlerde halen okutulmayan bir kitap. Bir de kitabın yazıldığı dil var ki Türkçe’ye adab-ı muaşeret kuralları dâhilinde çevrildiğinden biz bunu okurken pek fark etmiyoruz.

Salinger’in bu ilk eserinin başarısı yayınlandığı anda best-seller olmasından değil ki satışları hiçbir zaman dört ya da beşinci sıradan yukarıya çıkmamış, uzun süren yaşamından dolayı.

Öyleyse, 1951 yılında yayınlanan bu kitabı 60 sene sonra bile gündemde ve ölümsüz kılan nedir?

Bana kalırsa kitabın değindiği bir takım fikirlerin bugünkü toplumlarda da hala güncel olması. Eğitim ve toplum konusunda Jean Jacques Rousseau’ya yakınlaşarak felsefi sorunlara değinmesi. Yaşamın anlamını kurcalaması… Ve, bütün bu felsefi sorgulamaları yetişmekte olan ve toplum geneline tutunamayan bir gencin ağzından naif ve sürükleyici bir şekilde anlatması.

Aykırı düşünce ve tutumlarından dolayı kendisini salak ve deli olarak kabul etmek zorunda kalmasının iç dinginliğini bozması, kitabın baş kahramanı Holden’ı  uzun süreli bir tedavi kliniğine sürüklüyor. Okuyucu bu durumu daha ilk sayfadan itibaren biliyor. Aslında, Holden’ın önünde iki seçenek var gibi: toplumdan iyice soyutlanıp tek başına bir kulübede yaşaması, ancak ailede büyük hastalıklar olduğunda ve ailesi onu görmek istediğinde ininden çıkıp büyük fedakârlıklarla kısa bir süreliğine medeniyete karışacak olması. Diğer seçenek ise kitabın başından beri bildiğimiz psikiyatrik bir klinikte tedavi görmeyi kabul etmesi. Kitap işte bu karar sürecini ve Holden kararında nelerin etkili olduğunu anlatıyor.

Bu arada tutunamayanlar için üçüncü ve üzücü bir seçenek, tutunulmaya çalışılan dalın tamamıyla bırakılması eylemi de kitabın sayfaları arasında sürekli gelip giden bir motif. Zaten roman bu yönüyle de oldukça güncel. Bazı gelişmiş ülkelerin bazı büyük şehirlerinde bu tutunamayan kavramı sanat, edebiyat yoluyla dışavurumun teşvik edilmesi sayesinde bir adım olsun ileriye gidebilmiş. Ama yine de akımların çok fazla dışına çıkılması karşısında bireyin seçenekleri şunlar: intihar, akıl hastanesi ya da sanat ve o da nereye kadar…  Birçok sanatçının biyografisini okuduğumda bunun da zamanı gelince yetmediğini görüyorum.

Holden’ın atıldığı okuldaki tarih öğretmeni 70 yaşında ilaçlarla ayakta duran bir ihtiyar. Ancak hayatın kurallarını tamamıyla biliyor. Ve bunu kitabın ta en başından Holden’a ve dolayısıyla okuyucuya bildiriyor. Hayat, kurallarına uyulması gereken büyük ve kaçınılmaz bir oyundan itibaren. Yoksa oyun dışı kalırsın. Ve başka hiç bir alternatifin yok. Tüm özgürlüğün oyun kurallarının sana izin verdiği kadar.

Sallinger’in romanına yapılan bu olumsuz eleştiriler yanında ki bunlar aslında Amerika’daki Salem Cadılarına ya da tam da romanın yazıldığı sıralarda 2. Dünya savaşı sonrası Komünistlere karşı yapılan haksızlık ve ayrımcılıklara benzer, olumlu eleştiriler de çıkmış. Özellikle de Holden ve Phoebe karakteri açısından. Kitabın bir solukta okunmasına en büyük etken bence de karakterlerin çok canlı bir şekilde çizilmesi. Ayrıca New York’taki mekânlar, Central Park, Müze, Pencey’deki yurt odaları öylesine göz önünde canlanıyor ki…

Buna rağmen Holden film endüstrisinden nefret ediyor. Ancak her şeyde olduğu gibi bu konuda da çelişkiler içinde. Çünkü her fırsatta sinemaya gidiyor. Takdir ettiği ağabeyi çok iyi bir yazarken kendini materyalist dünyaya satmış ve Hollywood’a film senaryosu yazmaya giderek iyice meşhur olmuş. Holden ağabeyinin çok parlak başarılar vaat eden kariyerini berbat ettiğini düşünüyor.

Tabii böyle olunca Sallinger’in kendisinin film endüstrisi hakkında neler düşündüğünü merak ettim. Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın filmi yok ancak internette amatör olarak çevrilmiş bir sürü film ve tiyatro oyunu var. Bunların içinden beğendiğim bir tanesini de burada paylaşayım dedim.

Salinger’in film endüstrisiyle olan deneyimi çok sevdiğim “Sarsak Dayı Conneticut’ta”  adıyla çevrilen öyküsünün beyaz perdeye uyarlanmasıyla sınırlı kalmış. YKY’dan çıkan Dokuz Öykü kitabının ikinci öyküsü. 1949 yılında My Foolish Heart olarak sinema salonlarında gösterilmiş. Eloise rolünü çocukluğumdan sevdiğim Susan Hayward üstlenmiş. Ancak Salinger bu uyarlamadan hiç memnun kalmayarak öyküleri ve romanlarının bir daha asla sinemaya uyarlanmaması için elinden geleni yapacağına yemin etmiş. Filmi çok aramama rağmen bir türlü bulup seyredemedim. Dolayısıyla Salinger’in haklı mı yoksa haksız mı olduğu konusunda kendime ait bir görüşüm yok.

Çavdar Tarlasında Çocuklarda, Holden’ın filmlere karşı olan nefreti daha önce de belirttiğim gibi ilk sayfalardan karşımıza çıkıyor.

“Hayatta nefret ettiğim bir şey varsa, o da filmlerdir. Sakın bana filmlerden söz etmeyin.”

Bunun tabii birçok sebebi var. Bunların en başında gerçek dünyanın filmlerde inandırıcı ve özendirici bir sahtelikle yansıtılması geliyor.

Konudan yine uzaklaştım ki, kitapta böyle daldan dala atlayan öğrencilerin başına gelenler hakkında çok müthiş uyarılar var. Kitabı bu kadar severek okumamın nedeni belki de Holden’ı kendime yakın hissetmek, kim bilir? Aslında yazmak istediğim şey, olumlu eleştiriler arasında yer alan şu sözü çok beğendiğimdi:

Holden Caulfield: Roman türünün bir kez daha meydana getirdiği o ender mucizelerden biri; mürekkep, kağıt ve hayal ürününden yaratılmış bir insanoğlu.

Bir yazar bundan iyi bir eleştiri alabilir mi?

Kitabın ikinci hayran olduğum kısmı yalanlar üzerine kurulu olması. Yalanların ergenlik çağındaki bir çocuğun yaşamı ve düşünceleri üzerindeki önemi kitapta büyük bir yer tutuyor. Aslında yalan insanoğlunun yaşamı boyunca uyguladığı büyük bir hayatta kalma stratejisi. Yetişkinliğe geçiş ise bunu kalıbına göre yapmayı öğrenmek. Mademki toplumsal olarak yalan bir günah olarak kabul edilmiş, ve küçüklere yalan söylenmemesi gerektiği öğretiliyor. Doğruyu söyle çocuğum ki zılgıtı yiyesin. Bir başka açıdansa bu yalanlar, Holden’ın yalnızlığını yansıtarak ilgi çekme ve bir birey olarak kendi kimliğiyle toplumda kabul görme ihtiyacını  karşılıyor. Mademki aykırı düşünce ve davranışları yüzünden soyutlanmış.

Cinsiyet üzerine pasajlar genel bir bakışta şimdiki topluma nazaran oldukça geri kalmış. Ya da şöyle diyeyim bir grup halen o dönemdeki gizli saklı ve tabu olan cinsel yaşam üzerine kurulu bir dünyada yaşıyor diğerleri ise internet ve/veya dürtülerinin peşinden gitmeleri sayesinde insanoğlunun tüm günah ve ayıp konulu içeriklerinden oldukça erken haberdar.  Bu durum çoğu zaman yetişkinlerin bilgisi dışında gerçekleşse bile… Yine de birçok toplumda cinsel yaşam dolapların bir köşesine itilen, saklanan ve ancak gece yarısı kapalı kapılar ardında saklanıldığı yerden çıkarılarak var olan ikinci bir paralel evren kavramına eşit. Dolayısıyla çocukluktan yetişkinliğe geçiş sırasında yalanlarla birlikte bu cinsel yaşamın da keşfedilmesi, yaşanan çelişkiler hazmetmesi kolay konular değil. Salinger bu durumu felsefi öğretiler yerine sahnelemelerle ve olay örgüsüyle oldukça başarılı çizmiş. Kitabın ölümsüzlüğüne katkıda bulunan unsurlardan birisi de bu bence.

Çavdar Tarlasında Çocuklar işlediği temalar dolayısıyla da özelikle masumiyet, çocukların masumiyeti, yetişkinlerin dünyasının sahteliğine karşı duyulan tiksinti, bu oyunun içine girmeme isteği ile bana büyümek istemeyen Peter Pan’ı düşündürdü. Ama bu bir masal.

Yetişkinlik nasıl bir şey? Başka alternatifi yok mu? Ya sahte olacaksın ya da psikiyatri kliniğinde tedavi göreceksin. Var olan seçenekler sadece bunlar mı? Yoksa bir zorba karşısında çözümü pencereden atlayarak bulan James Castel mı?

Holden yetişkinler dünyasının acımasızlığı ve tehlikelerine karşı büyük bir arzuyla masumiyeti ve güçsüzleri koruma çabasında. Salinger, Holden’ın bu çabasını kendisini tehlikeli bir uçurumun başındaki bir çavdar tarlasında dikkatsizce koşup oynayan çocukları aşağı düşerken yakalayacak kişi olarak görmesiyle metaforlaştırmış. Ancak kitabın son dönme dolap sahnesinde kız kardeşi Phoebe düşme riskine karşı tepeden sallandırılan altın halkayı yakalamak için uzanırken anlıyor ki aslında herkes kendi hayat dersini tüm tehlikelere rağmen kendi deneyimleriyle almalı. Kızım sana söylüyorum oğlum sen anla anlamında giderek daha fazla koruyucu olmaya başlayan toplumun ister çocuk ister yetişkin olsun diğerlerine yaşama hakkı bırakmadığını düşündüm, okurken.

Holden’ın Peter Pan gibi büyümek istememesinin ikinci bir nedeni de ölüm korkusu. Ölüm kavramı kitabın her satırında mevcut. Daha ilk baştan Holden’ın Pencey’de kaldığı yurt yatakhanesine, okula yaptığı yardımlar nedeniyle, ismi verilen Ossenburger, bir cenaze levazımatçısı. Tüm servetini insanların ölümü üzerine inşa etmiş.  Holden’ın küçük yaşta ölen erkek kardeşi Allie. Pencereden atlamayı seçen öğrenci ve zaman zaman Holden’ın aklına takılan intihar dürtüleri. Dolayısıyla büyümek buna adım adım yaklaşmak demek. Holden’ın müze sevgisi de buradan geliyor. Central Park’ın içindeki Doğa ve Tarih müzesine her gittiğinde orada camlar altında sergilenen eserlerin hiç değişmemiş olduğunu görmek içini rahatlatıyor. Holden yaşamın kendisini kabul etmekte zorlanıyor. Çünkü tehlikeli. Çünkü sahte. O yüzden de her şeyden kaçarak zamanın bu akışını durdurmak çabasında. Tüm derdi bu.

Sonuçta 200 sayfa bile tutmayan, bir solukta okunan küçücük bir kitap. Tam tersine zihinlerde tuttuğu yer büyük. Şimdiye kadar yazdıklarıma şöyle bir göz gezdirdim de heyecandan kurgu ve olay örgüsünden bahsetmeyi unutmuşum. Bir yerde hayırlı olmuş, kitabı okumayanlar için, benim gibi hala kaldıysa, sürpriz olsun. Diğer yandan kitabın özetini yapmak oldukça zor. Öyle ki, Salinger hiç bir kelimeyi boşuna sarf etmemiş. Anlattığı her bir olayın büyük resimde bir yeri ve önemi var. Binlerce küçük parçadan oluşan bir puzzle gibi düşünün. Belki de o yüzden kitabı elimizdeki hale getirebilmek için 10 sene uğraşmış ki Holden’ın hikayesi en başta kısa bir öyküsünden ibaretmiş. Kurgu ve olay örgüsünün mükemmelliği de kitabın 60 seneden beri süre gelen ölümsüzlüğünün belli başlı nedenlerinden biri olmalı.

Kısaca, evet. Bu kitap okunmalılar listesinde yer almalı. Voltaire’in Candide adlı kitabı nasıl bazı Fransızların başucu kitabıysa, Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı da bazıları için aynı değerlendirmeye oldukça rahat girer ve girmeli.

Reklamlar