Etiketler

, , , , , , , ,

Uzun zamandır yazmayınca anlatacak çok şey birikmiş. Hangisinden başlasam diye tereddüt geçirirken günlük yazmaya karar verdim.

Günlerdir bir tembellik vardı üstümde. Pazartesi gecesinden bu yana gece gündüz uyuyorum. Baktım olacak gibi değil dün vitamin haplarına başladım. Bu sabah zinde kalkacağımı ve bir daha yatmayacağımı biliyordum yani.

Perşembeleri bizim buranın pazarı vardır. Aslında ben şanslı azınlıklardanım. Pazartesileri Göztepe pazarı, Perşembeleriyse Erenköy pazarı emrime amade. Her hafta gidemem ama arada bir ziyaretler yaparım.

Pazara neden gidilir?

1) Ucuz alışveriş yapmak için.

2) Her şeyin tazesini almak için.

3) Sosyal aktivite.

4) Eş zoruyla.

5) Her şeyin tufandasını almak için.

Bu sebepleri sıraladıktan sonra yolda gördüğüm mor salkımların fotoğraflarından bahsedeyim. Geçen hafta Danimarka’dan misafirim vardı. Bazılarınıza bahsetmişimdir,  hani şu fotoğraf sanatçısı ve meraklısı, bir sokağa çıktığında aynen benim gibi, zaten bu yüzden o kadar iyi anlaştık ya, 700-1000 adet fotoğraf çekmeden eve girmeyen kişi…

İstanbul’a adım atar atmaz işte bu mor salkımlara bayıldı. Adım başı bir tane gördü ve her birini istinasız görüntüledi. Yalnız pazar yönüne gitmemiştik dolayısıyla bu sabahki salkımlar onda yok. Yay me! Kıskançlığın bu kadarı… Kendisinden çok şey öğrendim, bir tanesi de bu mor salkımların Çin’den geldiği ve oralarda adına “Blue Rain” dendiği. Çok hoşuma gitti. Mavi Yağmur şeklinde çevirsek çok hoş olmaz ama aklıma Purple Rain şarkısını getirdi. Günlerdir dilimde. Bir de Prince’den dinlemeliyim.

Ne yalan söyleyeyim bu şarkı o eski etkiyi yapmadı, ama gülümsetti. Hani grup halinde disco’ya eğlenmeye gitmişsindir içlerinde beğendiğin, umutsuzca yakınlaşmak istediğin biri vardır, sürekli gözlerin ona kayıyordur, bir de aynı anda onun da sana baktığını keşfeder de gözleriniz kesişirse nasıl mutlu olursun ya… İşte tam o anda hayal edin ki gecenin başından beri tekno çalan dj bir anda bangır bangır Prince’den bu Purple Rain ile girer. Etrafınızdakileri yararak birbirinize yaklaşmaya başlarsınız. Ve o kavuşmanın tadına doyulmaz, bir daha da unutulmaz. Hani yani öyle olur demek istiyorum. Filmlerde böyle gösteriyorlar da…

Yukarıdaki o güzelim Mor Salkım/Blue Rain’ler işte bu evin bahçe giriş kapısından sarkıyorlar. Kimsesiz ve terk edilmiş bir köşk. Bizim buralarda hala tek tük var. Yerine apartman yapılana kadar öylece dururlar, sadece benim gibilerin ağzının salyası akar. Mirasçılarıysa ya bulunamaz ya da birbirlerini yemekten bir türlü karara varamazlar. Gerçi bu ikinci durum en iyisi. Ama en sonunda paragöz mirasçı kazanır ve o güzelim köşk arazisiyle birlikte bir müteahhite satılır. Yok eğer yıkılamaz tarihi eser kapsamına giriyorsa, evin dış sınırından ikişer santim bırakılarak geri kalan tüm araziye haliyle uzay yolundan çıkma bir şekle sahip koca bir gökdelen dikilir. Bu köşk de unutulmaya konur.

Gelelim şimdi pazardan neler aldıklarıma.

Öncelikle yukarıda sıraladığım pazara gitme nedenlerini açıklayayım. Birinci madde olan ucuz alış veriş yapmak en birincil amacım. Ancak ben o amaçla gider 5. maddedeki tufanda olanları en pahalıya aldıktan sonra yanında diğer tufanda olmayan bilumum güzel sebze ve meyveleri  de alarak sadece akşamları evde yemek yiyen biri çocuk üç kişilik aile yuvama geri dönerim.

Dolayısıyla bugün kesin kararlı olarak ve liste yaparak yola çıktım. Hem ucuz alacağım hem de 2 çeşit sebze ve 2 çeşit meyveden başka almayacağım. Bir de patates ve soğan. Nedense bu iki eleman marketlerde, manavlarda, bakkallarda çok berbat durumda bulunur. Bizim buralarda öyle. Yoksa diğer sebze ve meyveler özellikle de son zamanlarda civarda açılan bir sürü manav ve market sayesinde neredeyse pazar kadar çeşitli ve taze ve uygun fiyata. Kıyasıya rekabet var çünkü.  Dolayısıyla pazara gitmenin nedeni benim için tamamıyla ucuz alışveriş yapmak. 3 ve 4 maddeleri zaten saymıyorum. Gerçi eş zoruyla biraz düşünülebilir. C.İ’nin tüm hedefi beni biraz olsun yürütebilmek olduğundan her türlü bahane kabulü…  Ama sosyal aktiteye gelince imkanı yok. Zaten pazarın başındaki ilk tezgahtan tüm alacağımı alıp gerisin geri eve dönerim.

En baştan patatesimi soğanımı aldım. Yandaki tezgahta baktım kabaklar var, sebzelerin en ucuzu, hem uzun zamandır da yemedik, yani geçen haftadan bu yana, oh ne güzel onları da aldım. Enginar bakmak niyetindeyim kabakçıya sordum:

Enginar yok mu sende?

Yok be abla, enginar zahmetli iş.

Ayol ne zahmeti diyecekken Türklerin enginarı soyulmuş aldıkları aklıma geldi sustum. Biz bütün pişirip yapraklarını dişimizle sıyıra sıyıra yiyoruz da… O arada gözüm semizotlarına takıldı.

Şunlardan 2 bağ versene dedim.

Baktım domateslerde kocaman. 4 tane de onlardan aldım.

17 lira demez mi?

İşin gerçeği şu, domatesler hafta arasında köşedeki marketten aldıklarımdan daha pahalı keza kabaklar da öyle. Tazelik dereceleriyse hemen hemen aynı. Semizotlarına gelince bizim istasyon çıkışında bir teyze vardır, senelerdir ondan alırım çıtır çıtır taptazedir, pazardakiler işte bu teyzeninkilerden daha pahalı. Yani dakika 1 gol 1.

Neyse moralimi bozmadan en yakındaki meyveciyi araştırdım. Yanımda ararken arkamda buldum. Nasıl güzel meyveler, anlatamam. Kayısı ve Karadutlara aklım takıldı.

Can erikler de muhteşem. Kesin kararlıyım sadece 2 çeşit meyve alacağım. Karaduta baktım kilosu 8 lira diyor. Ama öyle güzeller ki?

Bir kilo ver, dedim.

Dur sana 2 kaba koyayım da ezilmesinler dediği anda yaptığım hatayı anladım ki ben bu dutlardan çok alıyorum 1 kilosu neyime yetmez. Çok almanın şu zararı var, dutlar hemen yenmezse çürür ve atılır. Hadi dedim neyse inşallah güzeldir, çerez niyetine yerim. Parantez içinde 8 lira olmasına neden üzüldüğümü anlatayım. Bizim buralarda dut ağacı çoktur. Mevsimi gelince dutlar olgunlaşır ve birer birer yere düşerler. Gelen geçen üstüne basar ezilir. Yani biz dahil kimse toplamaz ya da toplamaya cesaret edemez. Heba olur giderler. Sonra tüm mahalle gider, böyle pazardan ya da arabacıdan kilosunu 8 liradan satın alırız.

Bu arada Lyon’daki evimizin bahçesinde kimselerin toplamadığı can erikler aklıma geldi. Orada cesaret gösterip her sene toplar ve yerdik. Fransızlar tuza batmış can erik yemiyorlar, haberiniz olsun, marketlerde de satılmıyor. Papayi, litchie cinsi en egzotik meyveler var ama can erik yok. Dolayısıyla sokakta bulduğunuz sizindir, aman ayıp olur, çalıntı olur felan düşünmeyin… Kimse takmaz. Hatta belki teşekkür eden bile olur kendisini toplama ve çöpe atma derdinden kurtardığınız için.

Abla erik de vereyim mi?

Vallahi dedim, ya erik ya kayısı hangisi daha iyiyse onu ver sen.

Kayısı vereyim abla ben sana.

Ayy, bu mevsimde kayısı olmaz ki?

Kafamı çevirdim yanımda meymenetsiz sarışın bir kadın.  Ulan alıyorum işte görmüyor musun neden moralimi bozuyorsun?

Kayısı mevsimine daha çok var. Ağustos ayol.

Doğruya doğru. Kayısıları biz hep Kuşadası’nda yeriz. Ah o şekerpareler ne güzeldir. Kayısının ekşisi de hiç çekilmez şimdi. Aldı mı içimi bir telaş. Gerçi kayısıcıya güveniyorum. Babamın oğlu ya… Yok ama adama seçenek sundum. Nasıl olsa ikinci bir meyve alacağım bak, demek istiyorum o yüzden endişelenme, ya erik ya kayısı, hangisi iyiyse onu ver. Bu düşünce daha beynime dalgalar halinde gelirken jeton düştü. Ulan şimdi adamın iyisiyle senin iyin ya çakışmıyorsa? Onun iyisi haliyle en fazla kar getiren meyvedir senin iyin de en fazla tat getiren… Eh ne olacak?

Yandaki sarışına öyle pis bir bakışım var ki yüzümü görsem kendim korkacağım. Anlaşılan o da tırstı ki bir şeyler alacakken toz oldu gitti yanımdan. Bir sürü telkinlerle içimi ferah tutmaya çalıştım. Moralini bozma Qune, şimdi artık tarım teknikleri ne kadar gelişti biliyorsun. Bütün kış çilek yedin. Bu da ayrı bir iç yarası ya zaten; evet bütün kış kilosu 8-10 liradan tatsız çilekleri üzerine şeker dökerek (ek masraf) yedin, şimdi çileğin kilosu 3,5 lira sen kayısı alıyorsun. Üstelik fiyatını da sormadın.

Neyse uzun lafın kısası kaysıları da alarak alışverişimi bitirdim ve eve döndüm. Aldıklarımı tezgaha yaydım. İlk işim karadutları tatmak oldu. 10/10. Sonra korka korka 2 kayısı aldım. Biri üsttekilerden olgun görünümlü, diğeri alttakilerden yeşilimtrak görünümlü. Önce olgun olanını tattım. 9/10. 10 numarayı şekerparelere saklıyorum. Diğeriyse 7/10. Neyse yenmezse kayısılı turta yaparım diyerekten içim rahat bir şekilde bilgisayarın başına geçtim.

Söylemeyi unuttum. Karadutlardan bir paketini de yanıma aldım. Daha ilk kelimeyi bile yazamadan bir de baktım ki koca kutuyu bitirmişim. İşte kanıtı aşağıda: Purple Fingers/Mor Parmaklar

Kayısı ve dutlara 28 tl verdim. Pazar yerine markete gitsem işi çok daha ucuza kapatırdım. Haftaya kararlıyım, tufanda meyve ve sebzelere bakmak yok. Bol sulu elma ve portakal alacağım. Gerçi pazardan çıkarken gözüm sırmalı ambalajlar içerisindeki kirazlara kaydı ama yok yok Haziran’dan önce kesinlikle kiraz yok.

Reklamlar