Etiketler

, , , , , , ,

Dün akşam bir şeyler yiyeyim bari deyip bilgisayarı kapattıktan sonra televizyondaki filme takılıp kaldım. Meğersem gerçek bir öyküyü anlatırmış. John Hopkins Hastanesinde yapılan ilk Mavi Bebek Kalp Ameliyatı olarak tanınan şimdilerde bizim Fallot tetrolojisi olarak bildiğimiz açık kalp operasyonu.

Film ameliyatın öyküsünü anlatmakla kalmayıp, o zamanda, o devrin çıkarlara dayalı insan ilişkilerini, zenci-beyaz farklarını da anlatıyor.

Filmin güncelliğini sağlayan başka bir konu ise eğitimin her şey olmadığı. Bugünkü toplumlarda bile şu an bunu anlamış değiliz. Diploman var mı kardeşim, varsa gel. Hatta diploman şu, şu, şu okullardan değilse ve sen şu, şu, şu üyeliklere sahip değilsen hiç boşuna yorulma. Bak sana göre, aşağıları gösteren bir el hareketi, işte şu işler var. Bir zahmet cv’ni oralara yollamanı rica ediciim. Yani buradan şu anlaşılıyor ki bazılarımız her daim zenci kalmaya mahkum.

Filmin özeti aslında  şu; kardiyolog doktorumuz Alfred Blalock laboratuar teknisyeni olarak işe aldığı ancak bordrosunda bile servis elemanı olarak çok düşük bir ücretle gösterilebilen zenci Vivien Thomas’ın yardımı olmadan bu ameliyatı becerebilecek durumda değildir. Buna rağmen Thomas’ı yönetime kabul ettirmekte zorlanır. Bazı durumlarda kılını bile kıpırdatmaz. Gerçi sonradan ölümüne yakın pişmanlık duyacaktır ya… Thomas’ın tıp konusunda bilgisi oldukça çoktur, işini severek ve coşkuyla yapmaktadır ancak diploması yoktur. Diploma için dışarıdan sınava gireyim dediğindeyse ona, olmaz taa en başından başlamalısın derler. Tabii seneler sonra devir değişir ve John Hopkins doktorluk ünvanını verir. Bu senelerin nasıl geçtiği önemli. Film de onlar üzerine zaten. Seyrettiğime memnum olduklarımdan biri. Digitürk’ü işte bu yüzden seviyorum.

Bu filmin bana Fransa’yı hatırlattığına şaşmamak lazım. Nedenine gelince Fransa tecrübeyi diplomaya sayan nadir ülkelerden bir tanesi. Zamanında çıraklıktan yetişme kadın doğumcular bile varmış. Bunlardan hala pratik yapanları da bulmak mümkün.

Diyelim liseden sonra bir şirkette odacı olarak başladınız. Kendinizi gösterdiniz, memur oldunuz. Sonra bir takım yerlere yükseldiniz. Diploma eksikliğinden daha ileriye gidemiyorsunuz. Ancak Master başvurusu yapıp bir sınavla deneyimlerinizi üniversite diploması yerine saydırabilirsiniz. Bu bir çok alan için hala geçerli. Master derecesini alınca da önünüz açılıyor. Gerisini size soran olmuyor. Yani ıncık cıncık ilk okul diploman hangi okuldan, ilk dadın kimdi bakayım senin tarzında kriterler yok. Tabii ki aranırsa durumun bu şekilde olduğu yerler yine bulunur ama genel durum bizdeki kadar abartılı değil.

Çenem düştü aslında son zamanlarda araya sıkıştırarak gizli gizli okuduğum kitaplardan bahsetmek istiyordum. Gizli diyorum çünkü şu 101 kitap projesi var ya hani… Ona da devam ediyorum. Hem de kendimle çok gurur duyuyorum. Nedense?

İlk kitap Bilge Karasu’dan Gece. Metis’in yerinden indirimli almıştım. Karasu’yu ilk defa elime alıyorum. Bütün kitapları arasından, her birini şöyle bir karıştırmıştım, bana en ilginç gözükeni bu olduğu için ilk tercihimi ona yaptım.

Gece’yi belki de bir deneme sınıflandırmasına sokmak lazım. Başta belirli bir öyküsü yokmuş zannettiydim. Yanılmışım. Var. Hem de çok hoş. Bazen elle tutulur, bazen deniz anası misali kayıp giden. Korkunun, öfkenin, baskının ve ihanetlerin kitabı bu…

Öfke, korku, baskı, kolaylıkla biribirine dönüşür, biribirinin kılığına girer; dışarıdan geleni içten, içten geleni dışarıdan gelirmiş gibi gözükür. benin, benliğin altta kaldığı duygusunun, birer görünümüdür üçü de. Gecenin işçileri, hep altta kaldığı duygusuyla bunalmış insanlardan mı derlendi?

Oldukça samimi bir dille yazılmış, hatta kusulmuş diyebilirim. Öylesine sıcak, pis kokulu, mide bulandırıcı ve karışık. Bir kere çıkarıldı mı rahatlatan cinsten. Ne diyeyim aldığıma memnunum. Diğer, görünüşte daha sıradan duran öyküleri bu kitabın üstesinden gelebilir mi bilmiyorum. Dilindeki Karasu’ya özgü kelimeler çok hoş. Kitabın büyüsünden kurtulup not edebildiklerim şunlar:

Kanağan – saf anlamında kanmak fiilinden.

Bu yüzden de çocuktan bile kanağan olurlar […]

Hiçolum – adı üstünde

N. ise, sürekli bir hiçolum içinde göründü bana.

Yazanak – tutanak

Onu izlemekle görevli olanlar, birbirlerinden habersiz, ama hepsi doğrudan doğruya bana bağlı; getirdikleri bilgileri, yazanakları, yukarıya ileten, benim.

Son bir alıntı, alıntılar genelde kafamı hali hazırda kurcalayan konular, daha :

Geçmiş, diyorum […] geçmişin içinden rastgele seçilmiş bir takım ögelerin, ama özellikle beğendiğimiz -ya da beğenmediğimiz- ögelerin yan yana getirilmesiyle kurduğumuz, gerçeklikten uzak bir yapıntıdır.

Ayrıntı Yayınları Yeraltı Edebiyatından bir baş yapıt daha. Jean Genet Hırsızın Günlüğü. Yazar olduktan sonra kendi hırsızlık anılarını anlattığı bir günlük. Topluma karşı bir başkaldırı mahiyetinde. Genet net olarak bunu günlüğünde belirtmekten çekinmiyor. “Sizin dünyanız” sözü kitabın leitmotivi. Sürekli bir mide bulantısı. Tabii midesi hassas azınlık için.

[…] Hırsızlığım beni hırsızlık mesleğinin özgünlüğüne inandırıyordu. […] Hırsızlığımın ne kadar yaygın olduğunu fark ettiğimde çok şaşırdım. Bayağılığın içine dalmıştım.

Kimsesiz olan Genet sefil bir hayat sürer ve bunu da severek yapar. İşte bu kitapta bunu anlatıyor: nedenleri, nasılları, en içten duyguları, yaşam biçimi, aşkları, “bizim dünyamız”la yaptığı karşılaştırmalar, tüm bunların arasında kendi aksi. Hapse girdiğinde ilk kitabı Çiçeklerin Meryem Anası’nı yazarak dikkati çeker.

Jean Paul Sartre’ın Hırsızın Günlüğü’nden esinlenerek yazdıklarından sonra 0kunmalı derim. Farklı bir bakış açısı isteyenler için.

Her isteyen Narkissos olamaz. Suya eğilen bir çok kişi orada yalnızca belli belirsiz bir insan görüntüsü görür. Genet ise kendini her yerde görmektedir; en donuk yüzeyler ona kendi imgesini yansıtırlar; başkalarının en derin gizlerini bile hemen sezip ortaya çıkarırı Genet. O kaygı verici ikizlik temasına, imgeye, tıpatıp benzemeye, düşman kardeşe tüm yapıtlarında rastlanır. Bu yapıtların her birinin kendisi olmak, kendisinin yansıması olmak gibi tuhaf bir özelliği vardır. Kafamızı karıştıran, bizi esriten ve Genet’nin bakışı altında Genet’ye dönüşen uğultulu, yoğun bir kalabalığı gözümüzün önüne getirir Genet. […] Ama yine de bitişme yerinde, kuşatan miti kuşatılmış mitten ayıran o ince çizgiyi görmeyi biliyorsanız, gerçeği keşfedersiniz, o korkunç gerçeği.

Evet, Sartre’ın da belirttiği gibi o korkunç gerçek Hırsızın Günlüğü’nün son satırlarında kazılı.

İki kitap daha var bahsetmek istediğim ancak yazının oldukça uzun olduğu kaygısıyla yarına bırakıyorum. Sesim çıkmadığı zamanlarda boş oturmamışım yine de değil mi? Filmleri saymıyorum bile…

Reklamlar