Etiketler

, , ,

Dünden yarım kalan kitapları bugün tamamlamaya söz vermiştim ya hiç canım çekmiyor. Öylesine aksi bir karaktere sahibim. Yine de işime ara verip elimden geleni yapmaya karar verdim.

Joyce Carol Oates’in Kara Su isimli kitabı Can Yayınları’nın bana bir armağanı. Daha doğrusu Facebook sayfasını “sevenlere” ayırmış olduğu kitaplardan biri. Geçenlerde Çekirdek de buradayken onu da bu sayfayı sevmeye teşvik ettim ve hemen akabinde Beyoğlu’ndaki Can Yayınları Kitabevi’ne giderek seçimimizi yaptık. Yani ben yaptım. İkinci kitap Borges üzerine. Henüz okumadım.

Oates’den ilk okuyuşum. Tesadüf bu ya Kara Su’da onun ilk kitabı. Epi topu 140 sayfa çabuk okunan duygusal ve çarpıcı bir roman. Asıl çarpıcılığı romanın konusunun Amerika’nın yakın geçmişinden alınma trajik bir olaya dayanmasında yatıyor. 1972 yılı Başkanlık seçimlerine aday olan Edward Kennedy bir kutlamadan dönerken kaza yaparak arabayla bir göle düşüyor. Kendisi kurtuluyor ancak yanında bulunan genç kız sağ çıkamıyor. Akabinde Kennedy adaylığını geri çekiyor. Aydınlatılamayan bir esrar söz konusu.

Oates bu kazayı genç kızın bakış açısından anlatıyor ta ki yaşamı son bulana kadar. Oldukça ilginç, yer yer çok acıklı, yer yer umut vaat eden her halükarda unutulmayan bir öykü. Bir genç kızın beklentileri ne olabilir?Kennedy’nin arabadan çıkış sahnesi aklımda yer etti. Uzun süre de unutamam.

İkinci kitap Dot Tiyatrosunun uzun süre kapalı gişe oynamış olduğu bir oyunun metni. Mark Ravenhill’den. İngiliz oyuncu ve aynı zamanda oyun yazarı.  Bir “Kaybedenler Kulübü tribi” olan Altı Kırkbeş Yayınları’ndan basılmış.

Öncelikle oyun okumak çok hoş geldi. Özlemişim. Çocukluğumda annemin oyunlarından bol bol okurdum. En nihayetinde 2 saat içinde bitiyor. Uzun ve derin açıklamalar yok. Her şey hareketler ve kısa cümlelerle anlatılmış. Kitap fobisi olanlara yakından tavsiye edilebilecek bir edebiyat biçimi. Yazmaya çabalayan bir kişi olarak bana da az ve öz olmanın önemini anlattı. Ne kadar çok söylersen o kadar iyi anlaşılırın aksine ne kadar az söylersen o kadar vurucu olur.

Oyun evet biraz açık saçık ve bol bağımlılık yaratan maddelerden bahsediyor. Ancak bağımlılık yapan sadece adı herkesin ağzına çiklet olmuş o tüh kaka maddeler mi? Dot oynadığı sıralarda oyun üzerine bir çok eleştiri çıktı. Keşke gidip görseymişim diyorum. Sanırım çok şey kaçırmışım. Bugünkü toplumun kaybedenler üzerinden cinsiyetler ve kapitalizm odaklı bir eleştirisi. Duyguların yok olduğu her şeyin ticari bir alış verişe döküldüğü bir ortamda umarsızca duygu peşinde koşan ve nasıl olacağını bilemeyen bir takım zavallılar. BİZ. Hayatta kalmak için duygusallığa KESİNLİKLE yer yok. Ruhumuz bile SATILIK ya da KİRALIK.

Oyunun replikleri de komik. Her kapı gıcırtısına kahkahalar atan biri için maden niteliğinde ince esprilerle dolu. Gerçi kimin neye güleceği hiç belli olmaz. Ben şu diyaloga koptum.

Robbie: Ne zaman olduğunu bilmek istiyorum?

Mark: Bir zamanlar işte. Geçmişte bir zaman.

Robbie: Geçen haftaki geçmiş zaman gibi mi? Geçen seneki geçmiş zaman gibi mi? Çocukluğundaki geçmiş zaman gibi mi?

Lulu: Geçmiş zaman geçmiş.

Ayrıca küfrün bini bir para. Kitap tedavülden bile kalkabilir ya da poşete girebilir. Merak edenler biran evvel okusun derim. Her kitapçıda bulunmuyor. Beyoğlu Mefisto iyi bir adres.

Ravenhill’in 19 tane oyunu var. Bundan böyle belki diğerleri de çevrilir. Sonuç olarak oyun okumak hoşmuş. Nedense roman, öykü ve şiir dışında  pek akla gelmeyen bir edebiyat biçimi…

 

 

Reklamlar