Etiketler

, , , , ,

Dinle… Başkasını, kendini, dünyayı dinle… Nereye kadar?

Beş farklı yalnız kişinin bakış açısından anlatılan (Tanrı anlatıcı) bütünsel bir roman. Tümevarım. Burada duralım. Çünkü aniden  bu kelimenin anlamını internette aramak gibi bir eylem yapmak aklıma düştü. Karşıma çıkan sitelerden birincisine tıkladım ve aşağıdaki tanımı buldum:

Tekil ve tikelden tümeli, özelden geneli çıkaran uslamlama yöntemi…

Gülmekten gözlerimden yaşlar geldi. Hadi tekili anladım ama tikel ve tümel ne demek? Sonra uslamlama… Ne demeği de geçtim o ne şiirsel bir tanımlamadır, şiirsel derken üzerine basarak her 2 anlamda da söylemek istiyorum. Tabii bu yazdıklarım tamamıyla şahsi görüşümdür. Şiir benim için hem melodik (1) hem de anlaşılmaz (2) bir bilmece gibidir.

Dip not: Tikel parça demek. Tümel bütün.

Hafta sonunda kasaptan bonfile aldım. Genelde bütün bırakılsın isterim ama bu sefer kasaptan parçalara ayırmasını rica ettim. Şöyle bir konuşma geçseydi aramızda:

O tümeli tikellere ayırır mısınız?

Tamam abla.

Yalnız tikelleri dövmeyin. Bir tümelden kaç tikel çıkar?

Kaç tikel istiyorsan tümeli ona göre keser ayarlarım. Tikellere yağ ve tuz istiyorsun değil mi?

Evet. Sağ olasın.

Şunu demek istiyorum McCullers bireysel öykülerden yola çıkarak hayatın anlamı ya da anlamsızlığı üzerine evrensel bir sonuca varmış ya da varmamış. Farklı bakış açılarından değerlendirmeye uğraşınca karar vermek eylemi ne kadar yersiz kalıyor.

Yapısal olarak roman, kendinin de belirttiği gibi 3 bölümden oluşuyor. Birinci bölümde 5 kişinin bir araya gelme biçimlerini ve dolayısıyla karakterlerini ayrı ayrı inceliyor ve öğreniyoruz. Ortak özelliği içsel yalnızlıkları olan bu beş kişi öyle ya da böyle kendilerini ifade edebilmenin yollarını arıyor.

İkinci bölümse kendilerini özgürce ifade edebilme özgürlüklerinin toplumsal gerçekliklerle çatışması var. Dahası hayatlarına giren, kitabın en önemli kişilerinden biri, Singer ile bir yakınlaşma sonucu okuyucuda bir umut uyanıyor. Acaba her şey yoluna girecek mi? Ancak toplum baskısı bireysellikleri ezme yolunda hızla ilerliyor. Tüm yan karakterler bu amaca hizmet ediyor.

Üçüncü bölümse… Her bir kahraman başlangıçta olduğu noktanın çok daha altında ve kapana kısılmış olarak bitiriyor. Aslında kurtuluş yolunu bulan da yok değil hani… John Singer ve Spiros Antonapoulos adında iki sağır dilsiz arkadaşın beraberliğinden yola çıkarak başlayan öykü yine aynı kişilerle sonlanıyor bana kalırsa. Üçüncü bölüm ki, çok kısa yaklaşık 20 sayfa, biraz da kıssadan hisse geri kalanlara ne oldu çerçevesinde…

Okurken bir nehir izlenimi edindim. Öyle ki akıp giderken içinde birçok şeyi de sürüklüyor. Sonra bir bakıyorsun ki bir yaprak parçası ya da başka bir şey bu sürüklenen takıma eklenmiş, bir müddet birlikte yol alıyorlar. Dolayısıyla her birinin sürünün içindeki konumu da yeni gelenin hacmiyle değişiyor. Tam denize doğru düzen içinde yol alırlarken bir girdap, çağlayan ya da devrilmiş bir kütük, ne olursa artık sürünün içinden çekip alıyor bir tanesini. Akışın bozulan ahengini yakalayabilmek için her şey yeniden başlamak zorunda.  Bu akış esnasında denizin varlığını sorgulayanlar da var tabii…

Bir kitabın konusundan ve içinde sakladığı sürprizlerden bahsetmeden bir şeyler anlatabilmek, paylaşabilmek zorlu iş. Belki de yazdıklarımın okumuş ya da okumamış olanlar için hiçbir anlamı olmayacak. Belki kendim de ileride bu satırlara bakıp amma saçmalamışsın yahu diye düşüneceğim…

Kendime en yakın hissettiğim sıcak karakterlerden biri yaklaşık 15 yaşındaki genç kız Mitch. Bakış açısı çocuksu, anlatımı coşkulu, evde parti düzenleyip sonra da canı sıkılınca herkesi “haydi parti bitti herkes evlerine dağılsın” şeklinde kovalaması beni kopardı. Küçük kardeşi Bubble’a yaptığı şaka içimi acıttı ne diyeyim. Meraklı, kararlı ve istediğini bilmesi hem egoist hem iyi kalpli olmasının yarattığı çelişkiler romanın bir solukta okunmasını sağlayan unsurlardan bir kaçı.

Singer’ın sakinliği aslında oldukça tüyler ürpertici. O sakinliğin ve bilgeliğin altında yatan hüzün McCullers’ın kelimeleriyle okuyucuya başarılı bir şekilde geçiyor. Konuşacak kimse bulamadığında sokaklarda tek başına gezerken ellerinin istem dışı hareketlerle konuşmaya başlaması. Bir sağır dilsizin kendi kendine konuşmasını ellerinin hareketiyle çizmiş McCullers. Bilmem doğru mudur, etkileyici olduğu aşikar.

Gezgin işçi Jake bol keseden atıp tutan biri ve Karl Marx yanlısı. Zenci Doktor her daim kızgın, çocuklarından birinin adı Karl Marx, gelin görün ki Jake’le bir türlü anlamıyorlar. Doktor’un ayakları yere basıyor, basmasa da bastırıyorlar zaten, diğeriyse hayaller peşinde. Hadi herkesi toplayıp bu düzenin bozukluğunu anlatalım. Bir kişi 10 kişiye anlatsa, o 10 kişi 10’ar kişiye anlatsa çok yakında herkes bilir ve bu kurulu bizi sömüren düzeni kolayca yok ederiz şeklinde…

Yapacağımız tek şey; dolaşıp durmak ve gerçeği anlatmak. Ve bilmeyenler yeteri kadar öğrenince bunları, o zaman dövüşmeye gerek kalmayacak. Gerekli tek şey. Ama nasıl? Hıh!

Lokanta sahibi Biff ise allak bullak, karmaşık bir tip, düşünceli, sürekli soru soran… Tek hobisi kendini bildi bileli günlük gazetelerin haber kupürlerini kesip yapıştırıp saklamak. Hiçbir gazeteyi atmamış. Koskoca bir arşiv odası var.

Romanda bana ilginç gelen şey, birçok ortak özelliği olan bu beş kişinin asla bir araya gelememesi. Bir kere bir arada oluyorlar ve neredeyse sessizlik içinde oturuyorlar. Yalnızların kaderi midir bu, sadece ikili ilişkilerde başarılı olmak.

Bu beş karakter dışında daha başka birçok karakter var. Hepsi de önemli. Kitap hakkında yazmadan önce dün akşam Yalnız Bir Avcıdır Yürek kitabından uyarlanmış aynı adlı 1968 yılı yapımı filmi seyrettim. Nasıl pişmanım. Ne karakterler, ne mekân, ne de öykü zihnimin içinde görselleştirdiğim gibi çıkmadı.

Zaten çoğu uyarlamada böyle olmaz mı diyecekler için yok olmaz aslında. Ayrı bir film olarak başarılı bulduklarım da oldukça çoktur. Yalnız bu sefer kitap öylesine etkilemiş ki beni karşılaştırma yapmaktan kendimi alamadım. Ne diyeyim Fransız Teğmenin Kadını’nı okuduktan hemen sonra filmini seyretmiştim. Her ikisi de ayrı güzel gelmişti. Bu seferkinde sadeleştirme kaygısıyla yapılmış bir takım çarpıklıklar var ki bunlar da ana temaya yakından bağlı yan ve alt anlamlarda değişiklik yaratmış.

İlk defa 1940 yılında yayınlanmış bu romanda bugün bile hala değişmeyen bir gerçek şu ki;

[…] Herkese ihtiyacı kadar! Hepimiz gerçek bir ihtiyacın ne olduğunu çok iyi biliriz. Büyük bir adaletsizliktir bu. Ama bundan da acı bir adaletsizlik var… insanın yeteneğine göre çalışma hakkından yoksun edilmesi.

Üzerinde pek bahsetmediğim Kuzey Güney, Zenci Beyaz, Faşizm Komünizm, zengin fakir, birey toplum, vs gibi bir çok karşıt tezlerin kaosu içerinde nehir yine de her şeye rağmen akmaya devam ediyor. Kalan sağlar bizimdir şeklinde…

101 kitap projesinde ilerledikçe kendime göre bir sıralama yapmaya karar verdim. Şimdilik :

1- Fransız Teğmen

2- Çavdar Tarlası

3- Yalnız Avcı

Reklamlar