Etiketler

, , ,

Olmayı arzu ettiğiniz geçmişteki ünlü kişilik diye bir soru olsa bugüne kadar pek bir kimseyi sayamazdım. Aşırı özendiğim, imrendiğim kişilikler hiç olmadı. Yine de yalan söylemeyeyim hadi 2-3 tane oldu.

İlki orta okul sıralarındayken, daha önce de bahsetmiştim, Prenses Caroline olmayı isterdim. Hatta Caroline’in evlatlık verilmiş ikizi olduğuma ya da Grace Kelly’nin babamdan peydahladığı bir yasak aşk meyvesi olduğuma falan inanmışlığım vardır, anlaşılacağı durum o kadar vahimdi…

İkincisi çoğu kadın ve genç kızın rüyalarını süsleyen Marilyn Monroe idi. Üniversite yılları olmalı. Onunla Caroline ile olduğu kadar pek sıkı fıkı bir ilişki kuramadık. Hayatı benim için çok bilinmezdi. Neden intihar ettiğini açıklayamıyordum. Evet çok güzeldi, hayrandım ama kendisini filmlerindeki gibi sarışın aptal zannediyordum.

Üçüncüsü daha yetişkinlik zamanlarımdan, itiraf edeyim çok yakınlara kadar da devam ettirdiğim bir tür oyuna dönüşmüş, Julia Roberts. Dediğim gibi Roberts ile ilişkim sabahları onun kimliğine bürünmüş olarak kalkıp gün boyunca, hatta bazen ardı ardına bir kaç gün  o şekilde hareket ederek, Julia’cılık oynayarak geçirdiğim zamanlar.

Şimdi sıralayınca içimden kendime eh daha ne olsun diyeceğim geldi ama bu en sonuncusu sanırım her birinin üstünde. Ve evet, Virginia Woolf olmak isterdim. Sonunda intihara sürüklenecek olduğumu bile bile… Virginia olmak isterdim.

Quentin Bell’in biyografisinden ve Yazarın Günlüğü’nden sonra ilk romanı Dışa Yolculuk’a başladım. Her bir satırını çizmek, yazmak ve paylaşmak istiyorum. Böylesine dolu dolu, beni düşüncelere sürükleyen, öylesine yoğun potansiyelini daha, göreceli olarak klasik yazım tarzından sayılan, ilk romanından ortaya koymuş olması hayranlığımı ikiye, üçe katladı. Austen okurken böylesine etkilendiğimi hatırlamıyorum.

Neyse aslında Solgun Ateş’e henüz başlamadım diyecektim. Yine kaydım gittim. Woolf incelemelerim devam edecek. Sırada Susan Sellers’ın Vanessa ve Virginia’sı var. Sonrasında Gece ve Gündüz. Günlüklerinin tam metinleri ingilizce olarak yayınlanmış. Sanırım onları da yakında ele geçirme çalışmalarında bulunacağım.

İki gündür hava tam bana göre. Kadıköyden sonra öyle bir yorgunluk bastırdı ki Karaköy’e geçip geçmemek konusunda tereddüt ettim. Neyse vapurda dinlenirim hesabı biraz zorlamayla karşıya geçtim. Yolculuk boyunca elimdeki kitaba bir dalmışım neredeyse gerisin geri tekrar Kadıköy’e dönecektim. İçeri girenleri görünce farkına vardım. Gerisin geri eve dönüp kanepeye yumulmak fikrinin çok cazip gelmesine rağmen ayaklarımı sürüyerek aşağı indim.

Sevgili katlı otoparkım. Demirleri sarıya boyamışlar. Bu arada mor otobüsler şehirde seyretmeye başlamış. Fotoğraf makinemi çıkarana kadar bir tanesi önümden geçip gitti. En eski kırmızı ve kirli beyaz karışımı bir renk vardı ya, işte benim tercihim onlar olurdu. Nostaljik havamdayım tabii yaş itibariyle…

Karaköy Güllüoğlu’nda Peynirli Su Böreği ve Fıstıklı Baklava. Banka günlerini hatırlattı. Para toplayıp birilerini yollamaya uğraşırdık. Karaköy’deki Güllüoğlu en esas olanıdır. Ve sipariş göndermez.

İstanbul Modern’e giderken daima sahilden yürürüm bu sefer ara yolu tercih ettim. iyi ki de etmişim bir Ortodoks kilisesiyle karşılaştım. Pembe boyalı.

Her zaman geçtiğim, bildiğim yerlerde daha önceden hiç görmediğim yeni mekanlar keşfetmek çok ilginç. İstanbul’un büyüklüğünü işte bu zamanlarda anlıyorum. O kadar büyük ki, her bir köşesini bilmeme imkan yok. İçinde kayboluyorum. En çok da bu kaybolma hissini seviyorum zaten. Kalabalığın içindeki yalnızlığı. Bir topluluk içinde elde edilebilecek en büyük özgürlük ancak bu kadar işte.

Kahve diye sayıklamama rağmen dün bir türlü içemedim. Yorgunluktan eve dönme telaşı içinde,  İstanbul Modern’de  Goethe Enstütüsü ile ortaklaşa hazırladıkları Alman Filmleri Haftası kapsamında 15:00 seansına rast gelmiş olmam bile durumu değiştirmedi.

Yazmak istediğim çok şey var. Ve fakat yaşam dışarıda beni bekliyor.

Öbür dünyadan geri gelinmiyor ama keşke mektuplaşabilsek ne hoş olurdu… Ya da teknoloji şu beklenen buluşu yapsa artık da öbür dünyada da blog tutabilsek ne güzel olurdu…

Heavener.com ve/veya Heller.com

sizde bir adres alın ve günlüğünüzü tutmaya başlayın.

Bir de Limboer.com olacaktı değil mi?

Not: Başlıkta geçen Bin, teneke çöp kutusu anlamında kullanılmıştır. Hani içine sert bir şey atınca çıkan ses “bin” olarak aklıma gelir, hiç unutmam.

Trash çöp kelimesiniyse “traş yapma” deyiminden hatırlarım.

Reklamlar