Etiketler

, ,

Bu sabah içimde bir yazma arzusuyla kalktım. Önce başka yerlere yazdım. İçimdekileri boşaltmak istedim. Kesmedi bari biraz da blogu güncelleyeyim dedim. Ve işte buradayım.

Dün onca işimin arasında Leme Leme adında bir fotograf uygulaması buldum. İndirdim. Bedavaymış. Yukarıdaki fotograf bu uygulamadan. Daha neler var neler. Şöyle bir baktım. Keşfetmeye zamanım olmadı. Hem bir haftadır eve kapalıyım. Uzun zamandır kupamdan, bilgisayarımdan başka dostum yok. Unutuyordum bu sabah kalemimle dostluğumuzu tazeledik. Dahası ben tazelediğimi sanıyordum, oysa o beni yarı yolda bıraktı. Bekleyerek ömrünü tükettiğini söyledi. Hani tükenmezdin dedim. Özüm kalmadı dedi. Yoksa kılıfım gerçekten tükenmez. Beni attığın yerde yok olamadan yüzyıllar boyu kalacak ve son sahibimi, seni düşüneceğim.

Acıdım bir an. Öyle ya… Yok olmak isteyip de olamamak. Sonra hemen bir sinir geldi. Belki de hak ettiğini buluyorsun dedim. Neydi o kibirin, yanına yaklaşılmazlığın. Piyasaya çıktığın günden beri senden evvelki kurşun kalemlerin topunu  küçümsedin. Ederin onların 5 katı diye değerinin de öyle olduğunu sandın. İçini tükettin ve boş kabuğunla tek başına yaşamaya mahkumsun. Halbuki küçümsediğin o kurşun kalem tümden tükendi, doğaya karıştı. Çok yakında yine bana gelecek. Sense üzerinde çürüyen soğan kabuklarının altında kalmaya mecbursun. Niceleri gelip geçecek böyle üzerinden.

Kokun olmaması ne feci bir şey değil mi? İyi bir şey koku. Doğayla birleşebileceğine alamet. Kokusuz olmak sandığın gibi üstünlük taslamanı gerektiren bir şey değil. Yalnızsın işte yalnız. Bir kokun olsaydı sen de geri dönüşüp bana yeniden ulaşabilirdin.

Biliyor musun kurşun kalemin dramı da farklı türden.

İşte tam bu arada uyandırma servisini aksattığımı fark ettim ve her şeyi bırakıp görevime koştum. İnanın çok düşündüm ama kurşun kalemin dramına ilişkin pek bir bir şey hatırlayamadım. Buna karşın dolma kalem geldi aklıma. Kabuğu kokusuz doğru ama özü yenilenebilir. Özü mürekkep. Mürekkep deyip de geçmemeli. Evet leke yapar. Ama öyle bir kokusu vardır ki, yazarken varlığını hissedersin. Hele bir de çini’yse ağzımın suları akar. Uzun zamandır çini mürekkebi kullanmışlığım yok. Kendime bir yazı seti edinmeliyim. Mürekkep hokkası, vs… Sonrada aşk mektupları döşenip ileride yazmayı düşündüğüm aşk romanı için biraz pratik yapayım. 22. yüzyıla yaklaşırken 17. yüzyıl aşk romanı yazmayı düşündüm de bir an. Tarihi falan olmayacak tabii. Bir de tarih derslerine girersem tükenmez kalemle aramdaki açığı kapatmış olurum.

Hem yazıyorum, hem de kurşun kalemi düşünüyorum. Neydi ki onun dramı. Mum gibi eriyip bitiren. İçi sert kurşun, kabuğu yumuşak. Gelip geçici. Yazdıkları tanrı katına uçar. Biz insanların tükenmezi tercih etme sebebimiz, belki tam da bu yüzden. Saklama, biriktirme telaşı. Uçmasın, kaybolmasın. Merak etme sen insanoğlu, kaybolan bir şey yok bu evrende. Uçsa da tanrılar katına dönüp geleceği yer yine kürkçünün dükkanı.

Not: Artık işime bakma zamanı. Bir dahaki sefere kadar elveda blog. Umarım bu sefer fazla ara vermem.

Reklamlar