Etiketler

, ,

İşlerimin büyük bir kısmı iptal oldu. Ya da ilerideki belirsiz bir tarihe ertelendi diyelim. Kesinlikle çok üzüldüm olmadı. Bu, bunaldığım zamanlarda gökten zembille inen bir kilo çilek. Yanında pudra şekeriyle birlikte. Çikolatasıysa başucumda bekleyen kitaplar olacak.

Bu sabah rüyamda kitap temsilcisiydim. İşim şuydu: Bu bizim büyük yayın evlerinden birinde çalışıyordum. Belki Can, belki İletişim, belki Ayrıntı… Bu aralar bu üçüne takmış durumdayım. İyi bir şey bu. Gün boyu şehir şehir, kitapçı kitapçı dolaşıyorum. Yayın evinin kitaplarının sergilenmesini sağlıyorum. Girişteki masanın üstüne konsunlar, bir kaç tanesi vitrinde yer alsın, vs… Hatta vitrin düzenlemesi yapıyorum.  Tanıtımlar düzenliyorum… Süper market raflarına ürün yerleştiren firmalar vardır ya, işte aynen onun gibi. Hafta sonlarında da tadımlık büfeler açıyorum. Aynen marketteki gibi. Yaklaşanlara kitabın bir kaç sayfasını yırtıp kürdana geçirerek veriyorum.

Bu rüyayı neden gördüğümü biliyorum tabii. Hiç bir şey boşuna değil. Dün 5 hafta 5 roman’da Bilge Karasu’nun Kılavuz’u vardı. Bir arkadaşla kitap evlerinin ortaya yaydığı mağaza içi vitrin kitaplarının kötülüğünden konuştuk. Bu arada Mephisto ve Crusoe’yi küme dışı tutuyorum. Onlardan yöne bir sıkıntım yok benim. Virgin’i ilk ziyaretimde kitap kısmını biraz zayıf bulmuştum. Sıcaklardan ve işten bir daha ayak basma kısmeti olmadı. Belki haftaya bir kaçamak yapıveririm. Belli olmaz. Alkım ve Kabalcı da fena değildir. İstiklal iyilerinden biriydi. Mazi oldu.

Aslında kitap süper marketleri olsa hiç fena fikir olmaz. Yerim olsa yapardım. Market mantığını hep sevmişimdir. Raf kiralarlar. Büyük bir hangar olduğunu düşünün. Alabildiğine raf. Ve bu raflar kiralık. Bazı raflar daha pahalı, bazı raflar daha ucuz. Yeni yayın evlerinin, yeni yazarların kitaplarını reddetmek yok. Hatta onlara özel bazı promosyon paketleri var. Raf düzenlemeleri, tanıtımlar vs, bunların hepsi kitap evlerine ait. Gelsinler, istedikleri gibi düzenlesinler. Ev sahibi kiracının dekorasyonuna karışır mı? Çıkıştaki kasa hizmeti hangar sahibinin misyonu ve vizyonu. Eh, olsun o kadar. Evet, evet. İyi fikir. Hatta ismi süper market olmasın da Kitap Hangarı olsun. Bu fikrimi projelendirmemi sağlayacak bir Rothschild arıyorum. Var mı gören, bilen?

Dün ayrıca sınıfta kitap arka kapağına yazılanlardan konuştuk. Çoğunluk arkada içeriden bir alıntı olmasının en iyisi olduğuna karar verdi. Her zamanki gibi bu konuda da çekimserim. Yayınevleri arkaya hangi metnin konulacağına nasıl karar veriyor? Bilmiyorum. Ben olsam bir kaç tane metin oluşturduktan sonra bunları daha önceden çeşitli şekillerde oluşturduğum farklı geçmişleri olan bir kaç okuyucuya gönderir yorumlarını alır, istatistik çalışması yapar ve ona göre karar verirdim.

Yine de kendi tercihim kitabın arkasında bir alıntıdan çok içinde ne ile karşılaşacağıma dair ve özellikle merakımı uyandıracak kısa bir yazı. Tabii bunu yazmak için o kitabı okumuş ve anlamış olmak gerek o da başka. Mümkünse kitap arkalarında edebiyat parçalanmasın… Bu da özel istek. Geleneğe uygun bir şekilde peçeteye yazdım. Ayrıca sürprizi bozacak her hangi bir şey olmamalı. Her kitabın bir sürprizi vardır. Kimisi sonuna doğru bir anda çıkar karşımıza kimisiyse baştan aşağı, kendisi bir sürprizdir. Kılavuz da benim için bu sonuncu duruma giren bir kitaptı. Soluk soluğa okuduğum.

Dün bir ara oturdum eski defterleri karıştırdım. Kalemi hiç durdurmadan, kaldırmadan yazdıklarımı okudum. Samimiyet iyi bir şey. Bilinç akışını seviyorum. Komik. Şunu anladım; bilinç akışı tekniğiyle yazılan kitaplar gerçek bilinç akışı değil, kurgu. Ya da benimki onlarınki gibi akmıyor. Taşlı nehir yatağında seke seke giden çağlayan sanki; bu yazarların bilinç akışı. Benimkisine benzetmeyse… Bir zamanlar bir top çıktıydı, bilmem hala piyasada var mı onlardan. Avuç içine sığacak büyüklükte. Lastik. Yumuşak-sert. Ağır. Ve siyah. Bir yere atardın, nereye zıplayacağı, ne zaman duracağı belli olmaz bir şeydi. Açıkcası odanın içini kırıp dökmeden durmazdı. Tam ortada durup topun çizdiği o başına buyruk yolu ağzım açık izlerken bazen kafama yerdim.

Bu aralar çok kitapsız kalmış olsam gerek ki, rüyalarıma bile girdi. Son zamanların en önemli olaylarından bir tanesi de Bon Jovi konseriydi. Hemen ertesinde başlamışım yazmaya, sonlandıramadan öylece kalmış. Bu gönderinin altına sıkıştırayım dedim. Kaybolmasın.

Bon Jovi macerasını kaydetmek kaygısıyla yazılmıştır.

Yıllar önce Lyon’a Pink Floyd gelecek oldu. Ben de gidecek oldum. Niyetlendim. Sonra bir baktım ki 8 aylık hamileyim. Pink Floyd’u ailecek severiz. O zaman iki buçukuz henüz. C.İ. ve ben çok seviyoruz, eminim Kiki de içeriden dinlediği için seviyor. Müzik başlayınca sevinç tekmeleri atıyor.

İyi geçen hamilelikler öyle bir durum ki hiç bitmesin istiyorsun. Her şey güzel gözüküyor, dünya yaşanılacak yer sanıyorsun. Bir yandan bebeği biran evvel kucağına alabilmek için sabırsızlanıyorsun bir yandan da elinden gelse sonsuza kadar geciktireceksin.

Bu son duyguda doğum korkusunun etkili olmadığını söyleyemem. Kesinlikle belirteceğim; hamilelik sürecinde hiç bir duygunun kesin olmadığı… Hamile kaldıktan itibaren ve sonrasında çocuk sahibiyken kesinlik kavramı yeryüzünden silinir. Sürekli bir çelişkiler bulutu içinde yüzersin. Ben yani… Çelişkiler gerçekliğin olur. Mutlak hayat bir hayal. Hamilelik ve çocuk sahibi olduktan sonra bilinmezliğin hayatın anlamı olduğu anlaşılır.

Her şey bilinir olsa hayat da olmazdı, derim. Peki insanın bu her şeyi bilme ihtirası neden ? O da bilinmezliğin bir parçası işte. Öyle kuvvetli ki bu bilinmezi bilinir kılma iddiası. Doğacak çocuğa bir dünya kurgularsın. Rutinler kurarsın ki kendine güveni gelişsin. Bebeğine kurguladığın bu hayali dünyaya, sen de inanırsın. Hem de içten inanırsın. Kemiğine kadar. Bunun neden yaparsın? İleride bu bilinmezlikle karşılaştığında yıkımı yüksek olsun diye mi? Bu da bilinmezliğin bir parçası işte.

Bütün bunları niye anlattım?  O zamanlar, kalabalık, izdiham, vs… Cesaret edip bir türlü konsere gidemedim. Erken doğum yapma riskini göze alamadım. Sonradan köpekler gibi pişman olacağımı bile bile. Hele ertesi gün kalabalığın taşkın davranışı olmadığını öğrenince iyice arttı bu duygu. Yine parantez içi; neden en kötü pişmanlığı köpekler yaşar? Ve biz insanlar nereden biliriz köpeklerin bu feci pişmanlığını?

Diyeceğim böylesi uluslararası ün yapmış birinin stadyum konserine gitmek ilkti. Aslında bir takım 23 nisan, 19 mayıs günleri dışında stadyuma ilk defa ayak bastım. Yine de çayır konserlerini tercih ederim. İçeriye içki sokulmadığından ve içeride de içki satışı yapılmadığından bağrış ve çağırışlar biraz sönük geçti. Beklediği tepkiyi alamayınca Jovi de biraz hayal kırıklığına uğradı tabii…  İyice abartılı olacak ama Vivaldi’nin dört mevsimini mi dinliyorduk yoksa you give love a bad name’i mi pek belli değildi.

Konser bitiminde çıkıştan hiç bahsetmiyorum. Duvarlardan atlama becerisini gösterebilenler ve biz de arkalarından tabii, kendimizi kurtarmasaydık, kaç saat sonra metroya ulaşabilirdik bilmiyorum. 20.000 kişi aynı anda Viyana kapılarına dayanır gibi dayandık. Geri püskürten olmadı fakat dışarı çıkabilmek için  o büyük, telefon kabini yüksekliğinde enine demir çubukların arasına girmek durumunda kaldığın turnikelerden teker teker geçmek zorundaydık. Neyse ki Bon Jovi seyircileri her gün sokakta karşılaştıklarımızdan değildi. Aşırı izdihamlar, kavga, gürültü, küfürlere bağlı ebeveyn söylevleri yaşanmadı. Herkes olabildiğince kibar ama istif halinde sırasını bekledi. Sahi merak ettim bu şık insanlar gündüz gözü nereye saklanıyor?

Reklamlar