Etiketler

, ,

Uzun zamandır elimde sürünen bu kitabı en sonunda dün akşam üstüne doğru bitirdim. Çok beğenilen bir kitabı içinde sürünmek fiili geçen bir ilk cümle ile başlamanın akıllarda olumsuz bir imaj bırakabileceği kaygısını taşımakla ve her hangi bir kişi ya da nesneyle karşılaşma anında ilk saniyelerin biz sıradan insanların yargı filtrelerindeki önemini bilmekle birlikte samimiyet adına böyle bir giriş yapmaktan kendimi alamadım.

İşlerimin son zamanlardaki yoğunluğu, sadece çeviri anlamında söylemiyorum hani şu beklemeyi reddederek muhakkak yapılması gereken, ertelerseniz size yol su ve elektrik olarak mutlak bir şekilde geri dönecek, hayatın bütünsel anlamı düşünüldüğündeyse bir toz zerresi kadar bile önemi olmayan işlerin tamamından bahsediyorum.

Dışa Yolculuk adı üstünde kesinlikle Dışa yapılan bir yolculuk. En birinci anlamıyla İngiltere’den Güney Amerika’ya gemiyle yapılan bir seyahat. Başlıca iki mekan var. Gemi ve sömürge Güney Amerika. İkinci olarak, ana karakter olduğunu kitabın ortalarına doğru anladığım içe kapanık genç kız Rachel’ın da dışa açılımı, eğitimi ve dolayısıyla kişisel seyahati söz konusu. Ancak kitap karakterleriyle, üslubuyla ve finaliyle tam bir dışa yolculuk. Aynı zamanda tüm kalıpların dışına çıkan da bir yolculuk, deneyim. Okuyucu için ve belki de yazar için de.  Woolf  ilk romanı için bundan iyi bir başlık seçemezdi. Tabii bütün bu dışa yolculukları belirgin kılan ve tam bir tezat oluşturarak hiç bir yere açılamayan bir toplumun alaycı anlatımı da söz konusu.

Daha fazla ileriye gitmeden belirteyim; kitabın çevirmeni Zeynep Mercan oldukça güzel bir iş çıkarmış. Öylesine rahat öylesine yabancılamadan okudum ki, Woolf eserini Türkçe yazmış kanısına kapıldım.

Wollf’un daha sonraki, hatırladığım ve okuduğum, kitaplarında ortaya çıkacak mekandan çok insan ilişkilerini ele alışı ya da karakterlerin gözünden mekanları anlatışı daha bu ilk kitaptan belirgin bir şekilde ortada. Güney Amerika’da 2 ana mekan var. Otel ve Rachel’ın ailesiyle kaldığı tepedeki ev. Mekanlar kişileriyle birlikte bir anlam ve karakter kazanıyorlar. Bazen mekanların içerisindeki odaların da anlamları farklı. Gerek gemide, gerekse diğer mekanlarda olsun bir birlikte oturum alanları var bir de yalnız başına kalınan kişisel mekanlar. Bu son mekanların bazen başkalarının mevcudiyetiyle bozulması da söz konusu. Okurken dikkat diyorum. Woolf’un kendine has o özel anlatısı kitabı mecburen yarıda kesip bir kenara koyduğum zamanlarda bile zihnimden çıkmadı.

Woolf’un klasik anlatımdan ayrılan ve bana ilk başta şaşırtıcı gelen tarzının bir sebebi de şu; bazı terimleri yerinde kullanmayı bilmiyor olabilirim ama söylemek istediğim, genellikle kahraman ilk başlardan sahneye çıkar ve inene kadar da odak noktası olarak kalmaya devam eder. Tanrı anlatıcı bile olsa genel kalıp bu şekildedir. İşte bu mutlak bir şekilde kırılmış.

Kitabın arka kapağında E.M.Forster’ın şöyle bir sözü var: Dışa Yolculuk, farklı bir yoldan olsa da tıpkı Uğultulu Tepeler gibi, iç bütünlüğünü koruyarak okuru yüksek duygulara taşıyan bir eser.

Başta ne demek istediğini anlamamıştım ama son sayfayı da çevirdikten sonra aynı fikirdeyim. Bir çok kahraman, kahramancık var kitapta. Çok sesli. Daha sonraları Woolf’un başlı başına bir karakterine dönüşecek Mrs Dalloway bile kocasıyla geçip gidiyor sayfalar arasında… Rolü hiç de öylesine yabana atılacak cinsten değil. Anlatmak istediğimi kelimelere dökemediğimi hissediyorum. Görünürde kopuk kopuk gibi duran kişiler, Helen’a odaklanarak başlayan ve sonra Rachel, Terence, Hirst ve daha bir çokları şeklinde devam eden kitap bir yandan Vodvil piyeslerini andırıyor. Şu anlamda; sahneye girip çıkan ve bir müddet sonra tamamıyla olmasa da bir kenara atılan bir çok kişi… Aslında şu cümle çok yerinde olur:

Dışa Yolculuk Helen ile başlayıp Hirst ile biten bir Rachel öyküsü.

Kitapta beğendiğim yerler o kadar çok ki hangi birini alıntılayayım. Toplumsal eleştiriler, din eleştirileri mükemmel. Woolf nasıl da ince ince alay etmiş tüm toplumla…

Hele kilisede bir pazar ayininde,  ders kitabının arasına konan Zagor misali, dua kitabı yerine milattan önce yaşamış Midilli kökenli ilk kadın şair Sappho’nun şiirlerinin okunması beni koparttı.

Edward Gibbon’ın referans kitabı Hristiyanlık ve Roma İmparatorluğunun Çöküş Tarihi’nden bolca bahsediliyor. Çok meraklandım ama bu 5 ciltlik eserin sadece 4. ve 5. cildi dilimize çevrilmiş. İlk üçünü İngilizce aslından okumak zorundayım ki bu da zorlayıcı olacak. Bir de 1700’lerin ingilizcesiyle yazıldığını düşünürsek…

Üst sınıflardan gelmenin kötü yanı, diye devam etti, insanın dostlarının hiçbir zaman demiryolu kazalarında ölmemesi.

[…]

İnsanlar kendilerini neden öldürürler? Aşağı tabakadakiler yaptıkları her hangi bir şeyi neden yaparlar ki? Kimse bilmez.

Woolf’un bu kitabı, İngiltere’de kadınlara oy hakkının verilmesi tartışmalarının sürdüğü anlarda yazmış olması biz okuyanlar için ayrı bir şans olmuş. Altını gülümseyerek çizdiğim analizlerinden son bir tanesi daha, diğerleri için lütfen kitabı okuyun, pişman olmayacaksınız:

Kadınların, iyi eğitim almış çok yetenekli kadınların bile, erkeklere duyduğu saygı, diye sürdürdü sözlerini. Atlar üzerinde sahip olduğumuz türden bir güce sizin üzerinizde de sahibiz galiba. Onlar bizi olduğumuzdan üç kat daha büyük görüyorlar, yoksa bize asla boyun eğmezlerdi. Tam da bu nedenden ötürü, oy hakkını kazandığınızda bile bir şeyler yapacağınızdan kuşkuluyum.

Reklamlar