Etiketler

, , , , , ,

Sahil fotoğraflarını yayınlamaya devam. Son bir ayın tek eğlencesi olduğundan elimde sadece bunlar var. Kumsal, güneş, deniz, dağlar, şemsiye, plaj çantası, havlu ile neler yapılabilirse hepsini yaptım. Her türlü bileşimi denedim.

Klavyenin başına oturana kadar ne yazacağımı bilmemek çoğu zaman bilmekten daha iyi gelir. O yüzden şu benim meşhur BUMED yazı atölyelerinde bir zamanlar yaptığımız sınıf içi doğaçlama yazı çalışmalarını çok severdim. Ortaya ne zaman ne çıkacağı hiç belli olmaz. Severdim diyorum. Uzun zaman oldu yapmayalı. Okunacak o kadar fazla öykü var ki… Bazen yetişmiyor bile. Şimdi neden aklına geldi derseniz Eylül 21 yeni dönem başlangıcı mesajını aldım, gece rüyama girdi de ondan. Kayıtları yapan Tuba hanım telefonda diyor ki “Yok sensiz olmaz”. Yatılı okuduğum ilk okul hariç hiç bir okula bu kadar düzenli gitmedim neredeyse. Fransızca öğrendiğim Alliance Française yılları hariç. Onlar da müthişti. Bir ara her hafta bir öykü yazma ödevi vardı. Ben de Ferhan Şensoy’un kısa öykülerinden esinlenip intihalle karışık bir şeyler karalıyordum. Sınıfta okununca acayip beğeniliyordu. Defalarca fikirleri bir Türk yazarından aşırmış olduğumu söylememe rağmen yine de beni över göklere çıkarırlardı. Sonradan Kiki’nin Fransızca edebiyat derslerinden gördüm ki Fransa’da intihal edebiyatın ayrılmaz bir parçası. Parantez içinde İntihal kelimesini bire bir sözlük anlamından değil son zamanlarda bizde kullanılan çamur atma anlamından kullanıyorum.

Kışın erken ritmine geçmekte zorlanıyorum. Sabahın 5:30’unda önce rüyalardan kopma seansı var. Saat çaldıktan 5 dakika içerisinde yeniden gözlerimi kaparsam kaldığım yerden devam edebiliyorum. Aynı Digitürk Plus gibi… Yeni ya, görmemişin bir şeyi olmuş misali alete takmış durumdayım. Yalnız şunu fark ettim. Kayıt yapıyorum da henüz hiç birini seyretme fırsatı bulamadım. Asıl sevincim ntv cumartesi ya da açık şehir gibi özel olarak seyretmek istediğim programları bundan böyle kaçırmadan ya da tekrarları için olmadık saatleri beklemeden seyredebilme imkanı.

Rüyalardan koptuktan sonra yeniden yatağa girmeme savaşı var. Bunu da en iyi akşamdan kalan mutfağın pisliğini temizlemekle üstesinden geliyorum. Yoksa kesinlikle tembellik değil. Mahsustan öyle bırakıyorum. Dün akşamki pisliği bırakmamın sebebi Merlin dizisi. Kiki Fransa’dan gelirken Merlin’in 2 sezon DVD’lerini getirmiş. Hesapta gençlik dizisi. Kral Arthur ve Merlin’in gençliklerinden bahsediyor. Baktım bizimki tek başına oturmuş seyrediyor fena sardım. İlk beş bölümünü bir çırpıda bitirivermişim. Harry Potter sevenler bu diziyi de kesin severler.

Mutfakta bardak kırmaktan daha berbat bir şey olabilir mi?

Evet. Olabilir. Un kutusunu düşürmek. İşte durum bu: Merlin ve unları temizlemek arasındaki seçimi yapmak çok zor olmadı.

Koridora kadar yayıldı. Karoların aralarındaki derz dolguların üzeri un kaplandı. Birazdan silince hamur olacak. Eh bu sıcakta fırında pişmiş tart kabuğuna dönüşmeleri an meselesi. Biraz sonra vişne reçeli ve pudra şekeri kavanozlarını da düşürüp kırarsam tam olacak.

Bu aralar elimde sürünen kitap bir arkadaşımdan ödünç aldığım Kristin Hannah”ın iç daraltıcı Kış Bahçesi. İç daraltıcıysa peki neden okuyorum?

1- Bir kitaba bir kere başladım mı yarım bırakmam. Uzun ya da kısa süreli mola verebilirim ama asla tamamına erdirmeden içim rahat etmez. Dedim ya sonuç odaklıyım. Her ne kadar süreçleri uzatarak kendime acı çektirmeye meraklı olsam da…

2- Kitabın ilk yarısında çok daralacağım kitabı tavsiye eden tarafından zaten belirtilmişti. Ancak ikinci yarısındaki çözümleme buna değermiş. Olaylar yavaş ilerlese de bir anne ve iki kızı arasındaki ilişkilerin temelinde yatan annenin bilinmeyen geçmişini çok merak ediyorum. Bunu tek bilen insan baba ve o da ölünce kızlarına şu görevi bırakıyor. Annenizi konuşturun. Yalnız bu kitaptan sonra ancak Adorno vs,  tipi şeyler keser beni.

Masada limon varsa eğer ve yanımda da makinem bulunuyorsa mutlaka fotoğrafını çekerim. Bu davranışın bir açıklaması yapılabilir mi? Bildiğim tek şey limonlardan oluşan geniş bir koleksiyonum var.

Hani bir laf vardır insanın yaptıkça yapası gelir derler ya, sanırım bu her şey için geçerli. Yazdıkça yazasım geliyor, film seyrettikçe seyredesim geliyor, okudukça okuyasım geliyor, ördükçe öresim geliyor, pişirdikçe pişiresim geliyor vs… Böyle durumlarda Sylvia Plath’ı hatırlıyorum. Gün boyu onlarca aynı keki yapıp mutfağın tezgahına dizmesini…

Sanırım bugün dişe gelir bir şey yazamayacağım. Aklımda bin bir türlü kıvılcım var. Akşama Çırağan Sarayında Murathan Mungan’ın okuma etkinliğine gidiyorum. Arkadaşım sağ olsun bana rezervasyon hedaye etti. Perşembe günü de İstanbul Modern’de Küçük İskender var. İstanbul seni seviyorum.

İstanbul’u  taralalam…

İstanbul’u taralalam…

İstanbul’u ar-tık.

Hiç.

Sev-mi-yorum.

Bir kaç hafta önce dilime takıldı, hala söylüyorum.

Reklamlar