Etiketler

,

Bir günde iki gönderi yazma alışkanlığım olmasa da bugün bunu yapmak istiyorum.

1- Biraz önceki “n” blogları sıralamak sabaha özgü taşkın yazı ihtiyacımı gidermedi.

2- Dün İstanbul Modern’deki Küçük İskender söyleşisinin keyifli anlarını unutmadan aktarmak istiyorum.

Söylemeye gerek yok belki ama yine mümkün olduğunca geç bir şekilde evden çıktım. Uğrayacağım yerler vardı. Yazar’a Gad El-Maleh’in şovlarını takdim edecektim ve Bal Sultan’a başka bir CD söz vermiştim. Bu arada lafını etmeden geçemeyeceğim. Elimdeki o sıkıcı ve pek ilerleyemeyen kitabı bir kenara dinlenmeye koydum. Nadir yaptığım bir şey, söylemiştim, ama geçen gün Murathan Mungan okumasında Şairin Romanı’nı aldım. Dün hadi yalnızca ilk bir iki sayfasına bir göz atayım derken elimden bırakamaz hale geldim. İşte iş içine iş sokmayı bu şekilde beceriyorum. Nedendir bilmem bir şeyler dürtüyor. Vapurda okumak üzere o kitabı da aldım ve koşar adımlarla evden çıktım.

Paralel sokaktan aşağı iniyorum, arkamdan bir korna sesi geldi, baktım boş sarı dolmuş. Hemen içine atlama dürtüsü baş göstermişken bir anda vaz geçiverdim. İş acele olunca öyle kornalara vs rağbet etmemek lazım. O şoför şimdi yol boyunca gelene geçene korna çalar, ta sokak içlerinde gözüne kestirdiği ufuk çizgisine yakın kişileri beklemeye kalkar, iskeleye bugün varır mıyız sorularına terslenir, öğrendim artık, kül yutmam. Hızla ilerleyerek onu geçtim. Baktım ışıklara yakın duran içi yarıdan fazla dolu ve sağına soluna göz kaydırmayıp dosdoğru önüne bakan şoför sahibi bir sarı dolmuş daha. Kalkmasına ramak kala yetiştim ve bindim. Doğru seçim. Hedeflediğimden erken vapuru yakaladım. 1 saat öncesinden Müzenin bahçe kapısındaydım.

İçerisi bomboş. İskemleler dizili. Seç, beğen nereye oturursan. Bu sakinlikten istifade çeşitli kanal ve dergiler gecenin yıldızlarıyla röportajlar yaptılar, onları seyrettim. Sabit Fikir okudum. Saat 19 oldu hala kimseler yok ortalıkta. Sonunda Kabataş funikülerinde kaza olduğu ve insanların geciktiği anonsu yapıldı. Bir 10 dakika sonra bahçe hınca hınç doluydu. Başladık.

Seyhan Erözçelik’ten okunan bir şiirle açıldı sohbet. Şimdi o şiiri hatırlayamıyorum ayrıca bende de yok. Erözçelik’in son kitabından çok güldüğüm bir kaç şiir vardı onu da malesef paylaşamıyorum, kitap bir arkadaşımda kaldı, ama genç yaşta hayatına son vermeyi seçen Nilgün Marmara için yazdığını paylaşmak istedim:

Ahşap bir kutu.
Açtım.
Öylece duruyordun ve bakıyordun bana.

Göğermiştin.
Göz mıknatısıydın.

Ne tuhaf, içimde inanılmaz
bir istek uyandırdın.

Nilgün, “Sakın ağzına sürme!” diye uyardığında,
ben çoktan dilimi değdirmiştim sana.

Acıydın.
Acı.
Şimdi yüreğimde bir taş.

17 yaşında falanmış Küçük İskender. Bir gün Edip Cansever’in kitabını duvara fırlatmış “Bu da şiir mi ya” diyerekten. Sonra Bodrum’a gideceği tutmuş. Bindiği otobüs İzmir civarlarında yoluna devam edebilmek için trenin geçmesini beklerken gözü pencereden dışarı kaymış. Kenarda bir köpek oturmuş, sırtını otobüse dönmüş gözünü kırpmadan ileriye bakarmış. Merak etmiş Küçük İskender nereye bakıyor bu köpek diye. Takip etmiş bakışını, hiç bir şey görememiş uzaktaki dağlardan başka. İşte o zaman Cansever’in şu dizeleri aklına çalınmış:

“Kim bakardı uzaklara köpekleri saymazsam”

Bundan sonrası tahmin edilebileceği gibi Bodrum tatili dönüşü kitabı fırlattığı yerden almış.

Soru cevap kısmında şimdiye kadar katıldığım bu tür oturumlar içerisinde duyduğum en ilginç soru yöneltildi:

Bir meyve olduğunuzu düşünün hangisi olurdunuz?

Üzüm olurdum. Bir kere tadı güzel. Yenmesem bile şarap olurum. Yok şarap da olamadım o zaman sirke olurum.

Beş dakika sonra öleceğinizi biliyorsunuz, son sözleriniz ne olurdu?

Ağır Roman’ın en sonunda vurulan delikanlısınının söylediklerini derdim; hani H ve S ile başlayıp ben niye ölüyorum lan diye devam eden cümle.

Gecenin incisi:

Evrim’e inanmıyorum. Evrim bir hastalıktır.

Küçük İskender’in Başlığa İlham Olan Şiiri için bkz:
Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm

Reklamlar