Etiketler

, , , ,

Gariptir ki fiilen yazmasam bile aklım fikrim hep bu eylemde. Havaya, suya, duvara, madem öyle buyurmuş bilim, beyin denilen organımın en nadide kıvrımlarının arasına bir iki elektrik akımı altında yazıp sokuşturuyorum. Bu olmakla ilgili bir şey. Varoluşum böyle, elimde değil. Küçüklüğümden beri yazıyorum. Kalemsiz, kağıtsız.

Görünüşe gelince beyin kıvrımları arasına yazılmış, ayrı ayrı dosyalanmış, isimlendirilmiş, eminim orada içeride oldukça düzenliyim, dolu dolu sayfalar ile printerım arasındaki bağlantı keyfine göre seyrederek gelip gittiğinden, koskocaman bir hiçin karşısında duruyorum.

İşte senelerdir canımı sıkan bu.

Son zamanlarda içimde yaza koyduğum tek cümle şu: Böyle İyiyim.

Ne demek bu Böyle İyiyim?

Böyle’nin tanımı nedir?

Her sabah iş gibi kalkıp blog yazmamak.

Gün planı yapmamak, gündemi olmamak.

Çeviri vs türünden iş almamak.

Kısacası tatilde olmak.

Sabahları kalkınca yürüyüşe çıkmak.

Gelince oturup okumak.

Pazara çıkmak.

Yemek pişirmek.

Mümkün olduğunca sadece yürüyerek gidilebilecek yerlere gitmek.

İstiklal Caddesine hiç uğramamak ve bunu özlememek.

Yağmurun sesini dinlemek.

Güneşin sıcaklığını içime çekmek.

Beklenmedik buluşmalara kapılıp sürüklenmek.

Film seyretmemek.

Zaman zaman örgü örmek.

Dar etek kalıbı çıkarmak.

Arkadaşlarla Eminönü’ne gezmeye gitmek.

Sıkılarak yarım bırakılan işleri tamamlamak.

Hiç televizyon seyretmemek.

Bol müzik dinlemek.

Gazete ve dergilere el sürmemek.

İnternetle neredeyse hiç ilgilenmemek.

Ve tüm bunlardan memnun olmak.

Böyle İyiyim.

Yine de bu sabah yağmurun sesi, kahve ve kitap üçlüsünden sonra kahvaltı ederken printer’ımın kablolarının takılı olduğunu fark ettim. Fırsat bu fırsat. Özlemişim. Dosyalarımı açmadan önceki ritüelim ise blog. Halbuki günlerdir artık kapatsam diyordum.

Geçenlerde bir gün bloga erişilmez oldu. Baktım bir mesaj var. Blogunuz kurallarımızı ihlalden kapatılmıştır. Belki de wordpress size göre bir mekan değil. Maceralarınızı başka mekanlarda paylaşmayı deneyebilirsiniz gibisinden bir şeyler. Acayip bozuldum. Sonra şaşırdım. Pek anlam veremedim. Sonra rahatladım. Kaderciliğe baş vurup her işte bir hayır vardır, bak evren bundan böyle blog tutmanı istemiyor. Sen de tutma ve enerjini roman mı yazacaksın artık öykülerini mi düzelteceksin her ne yapacaksan ona harca diyor şeklinde kendimi tatmin etmeye çalıştım. Bir kaç saat sonra bu düşünce de kesmedi. Neden ama, neden diyordum… Neden senin yazıların? Neden bu blog? Neden sen? Bu düşünce tarzına tıp dilinde başka bir ad verirler ama şimdi yeri değil… Bari son sene yazdıklarının bir kopyasını alabilseydin. Sanal da olsa anı bunlar. Sana değerli gibisinden varlığıma içten müdahele eden bir çok ses sardı etrafımı. Elimin altındayken tü-kaka muamelesi yaptığım şey gözden kaybolunca tatlım kıymetlim olmuştu. En nihayetinde çareyi destek bölümüne yazmakta buldum. Blog, hemen ertesi gün bin bir özürle yeniden açıldı. Otomatik Yanlışlık olmuş. Yanımda Portakal olsaydı, kesin soyar yerdim.

Sonra yine bir düşüncedir aldı beni. Meğerse yok olma fikrini farkına varmadan sevmişim, benimsemişim. Böyle İyiyim felsefe yağında kavrulup giderken bir anda düzenli yaşam sorumluluğunu yeniden yüklenme dürtüsü dengelerimi allak bullak etti. Dengesiz görünen terazinin kendine has bir oynama noktası daima vardır.

Söyleyeceğim şu ki, evet sadece havaya suya değil elle tutulan gözle görülen yazıyı da çok özledim. İtiraf ediyorum. Ve şunu anladım ki yarım kalan yazı projelerime başlamadan önce erkenden kalkip yazdığım bu blog gönderileri konusu her ne olursa olsun ön ısınma işlevini yerini getiriyor.

Reklamlar