Etiketler

, ,

Anılar tarafında gri bulutlar dolaşıyor. Sabah ne dürttü bilmiyorum harici bellekte kayıtlı filmlere bir bakasım geldi. Aslında neyin dürttüğünü biliyorum tabii her zamanki gibi. Dün sahildeki uzun yürüyüşten, Suadiye’deki kumsal kahvede geniş oturuştan sonra evde film gecesi yapmaya karar verdim. Şöyle keyiflice keyfince bir şeyler seyretmeyeli iki ay dönümü oldu.

Melancholia Poster

Birinci film olarak Lars von Trier’ın Cannes film festivalinde adından oldukça söz ettiren Melancholia’sını seçtim. Melancholia, Trier’ın son zamanlardaki fetiş oyuncusu ki bu bakımdan Ingmar Bergman’a oldukça benzetiyorum, Charlotte Gainsburg ile Marie Antoinette rolünde kendisine çok ısındığım Kirsten Dunst’un baş rolleri o heyecanlı 24 saat dizisinden tanıdığım Kiefer Sutherland ile paylaştığı durgun ama merak unsurunu ihmal etmeyerek gözlerimi ekrandan ayırmama engel olan nadir filmlerden biri oldu. Ayrıca Dunst’un filmdeki gözlerini para ve iş hırsı bürümüş patronunu oynayan John Hurt’ün kısa oyunculuğu da harikaydı. Düğün yemeğinde bile gelini, üzerine aldığı reklam kampanyasının sloganını bulması için sıkıştırdı durdu, istediğini elde etmek için peşine genç bir çaylak takmaya kadar götürdü işi.

Film Cannes’dan sadece Dunst’a verilen en iyi kadın oyuncu ödülü ile ayrılırken, çoğu eleştirmen Trier’ın Hitler ve Nazi hakkında ileri geri konuşmaları ile yarattığı skandal olmasaydı, filmin ve kendisinin de birer ödülle taçlandırılmış olacağı kanısında.

Güneşin arkasına saklandığı için bir türlü keşfedilemeyen bir gezegen olan Melancholia rotasından saparak dünyaya doğru tam gaz ilerlemektedir. İki kız kardeş Dunst ve Gainsburg ayrıca Gainsburg’un kocası Sutherland ile oğlu Leo’yu oynayan Cameron Spurr’un dünyanın ve yaşamın adım adım yaklaşan sonu karşısinda geliştirdikleri tutumları, davranislari ve duyguları konu alan bir film. Kimin zayıf kimin güçlü, kimin gerçekçi, kimin hayaller peşinde olduğunu, kimin mantıklı kimin duygusal davrandığını ve tüm bunların ne anlama geldiğini sorgulayan bir film. Kısacası güzel vakit geçirdim. Ayrıca resimler, sahneler, müzik öylesine güzel ve birbirleriyle uyumlu ki adeta görsel ve işitsel bir şölen havasında. Dunst harika bir oyun çıkarmış. Gainsburg bildiğimiz, beklediğimiz gibi fakat mükemmel; ilk oyunculuk yıllarından bu yana ne kadar gelişme göstermiş bu filmde çok çarpıcı bir şekilde fark ettim. Belki de Trier onun sınırlarının dışına taşmasını sağlamış.

Üzerine seyrettiğim ikinci film Sandra Bullock ile Nicole Kidman’ın cadılar üzerine bir komedisi. Öyle kötü geldi ki anlatamam. Adını bile hatırlamıyorum. Halbuki başka bir gün seyretseydim kesinlikle beğenip eğleneceğim bir film olabilirdi. Zira her iki oyuncuyu da çok severim.

Bu arada Trier’ın filminde kız kardeşlerin annesini oynayan Charlotte Rampling çok az rolü olmasına rağmen akıllardan gitmeyecek bir karakter canlandırmış. Kız kardeşlerin babasını oynayan Danimarka’lı tiyatro oyuncusu ve bir çok filmde rol almış Jesper Christensen’i de unutmamak lazım. Ekleyeceğim bir şey daha var; filmin adı sadece dünyaya çarpmakta olan gezegene değil aynı zamanda Dunst’un kronik hastalığı Melankoli’ye de gönderme yapıyor.

Neyse asıl konu external hard disc meselesiydi oturdum film anlattım. Ne olduysa olmuş içindeki tüm filmler ve fotoğraflar silinmiş. Dahası bilgisayar hiç bir şekilde tanımıyor ve bunun biçimi yok biçimlendireyim mi diye soru soruyor. Eh, kuzum onu biçimlendirirsen içindekileri bir daha hiç geri alamam. Onca anı havaya uçtu. Çok üzülüyorum çok. Melankoli.

Reklamlar