Etiketler

,

Not: Günün başlığı anlamsız görünse bile inanın bir manası var.

Ne yalan söyleyeyim mitolojik öyküleri, uyarlamaları sevmekle birlikte dün akşamki filmi pek seyredemedim. Havamda değildim. Onun yerine başka şeylere takıldım.

Kiki okul bakmaya Paris’e gitmişti. Dün döndü. Uzun zamandır okumak istediğim Alain Robbe-Grillet’nin Le Voyeur ki bir kült roman haline gelmiş ve Les Gommes’unu getirdi. Birincisi Şenocak Kültür yayınlarından Röntgenci ismiyle çevrilmiş, diğeriyse YKY’den Silgiler. Robbe-Grillet yeni roman akımının kurucularından. Özellikleri nedir derseniz pek anlatamam. Anti-roman ya da Samuel Beckett desem ki ölesiye severim, açıklayıcı olur mu? Zaten Beckett’in kitapları da işte bu yayınevi tarafından basılmıştır. Les Editions Du Minuit. Kitap kapak tasarımlarının sadeliğine hayranım.

Bu ikisi dışında bu ayki okumalarım geldi. 2010 yılının Goncourt Liseliler ödülünü almış iki kitap. Jüri çeşitli okullardan seçilen lise son sınıf öğrencilerinden oluşuyor. Tabii zorla seçim söz konusu değil. İsteyenler kaydoluyor. Aday olan kitaplar belirli bir zaman dilimi içerisinde okunduktan sonra kitaplar oylanıyor ve birinciler, ikinciler belli oluyor. Dolayısıyla bu iki kitabın genç beyinlerin beğenisini kazanmış olma gibi önemli bir özelliği var ki bu da beni hoş tutan bir unsur. Genelde farklı bakış açıları, değişik anlatımların olduğu eserler demek. Tarafımdan yapılan tüm genellemeler “Sapmalar kaideyi bozmaz” anlayışına sığınarak kullanılmıştır.

Jean-Michel Guenassia’dan Le Club des Incorrigibles Optimistes, İflah olmaz İyimserler Kulübü olarak çevrilebilir, 1959 yılında 12 yaşındaki melankolik bir ergenin ağzından Fransa’da Cezayir savaşının, Sartre ve Kessel’in, demir perdenin, doğu bloku komünist rejimden kaçarak Paris’e sığınanların etkisi altındaki dönem anlatılıyor. Köpek balığı metinlerinden sonraki sırayı alacak. Kesin.

File:Creación de Adán.jpg

İkincisi Mathias Enard’ın Parle-leur de batailles, de rois et d’éléphants, Can Yayınları tarafından Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara ismiyle çevrilmiş kısa romanı. 13 mayıs 1506 tarihinde Constantinople’a ayak basan Michel-Ange’ı (Mikelanj) konu alıyor. Çıktığından bu yana merak etmeme rağmen bir türlü fırsat bulup okuyamamıştım. Hazırlop ayağıma geldi. Fotoğraf: Wikipedia.

İşte bu ayın gündemi böyle. Bir ara da Solgun Ateş’i bitiririm umarım. Aslında çok sevdim, öylesine etkilendim anlatım tarzından ki tam gaz giderken kendimi tutamadım yazmaya başladım, bırakış o bırakış bir daha elime alamadım. Bana uygun esin perileriyle dolu bir eser.

Dün akşam film yerine insanoğlu’nun sınırlarıyla uğraştım durdum. Kiki tarih dersinde seyrettikleri bir belgeselden bahsetti. Fransız film yönetmeni, yeni dalga üyesi, yani kendine özgüler grubu diyelim, Alain Resnais’nin ikinci dünya savaşındaki soykırım üzerine çekmiş olduğu yarım saatlik az ve öz, duygu sömürüsü öyküler içermeyen, ama katliamın çapının akıl almazlığını net bir şekilde ortaya koyan tarihi bir belgesel. You Tube’tan 3 bölüm halinde buldum. Fransızca bilenler için harika, bilmeyenler içinse ingilizce altyazısı var, yoktan iyidir. Gerçi altyazıya bile gerek yok.

Nedense bugünlerde insanoğlunun nerelere kadar gidebileceğini hatırlamakta fayda var dedim kendi kendime. Yoksa günlük yılışıklıklara takılıp kalıyorum. Asıl aklımın almadığıysa bu tür olayların nasıl belirli bir dönem süresince tüm toplumlar tarafından kabul edilebilir karşılandığı ve hala da karşılanmakta olduğu. Dünya alemin gözü önünde meşrulaşabildiği. Bazen gerçekten de insanoğlu hayvan soyunun defolu ırk’ı olabilir mi acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Bir de Murat Gülsoy’un 602. Gece isimli blogunda paylaştığı şu yazıyı aklımdan çıkarmak istemiyorum:

Allah’ın Sopasına Özlem ve Masumun Tehdidi.

 

Alain Resnais’in 1955 yapımı belgeseli:

Gece ve Sis 1. Bölüm

Gece ve Sis 2. Bölüm

Gece ve Sis 3. Bölüm

Reklamlar