Etiketler

, , ,

Bugün öyle bir perşembe ki şehirde katılmak istediğim bir sürü etkinlik var ve hiç birine katılamıyorum.

Bir kere Tüyap Kitap Fuarı var. Elimden gelse her gün oradayım. Hatta bir zamanlar Kiki’nin önerdiği gibi, Warner Bross’un önünde, Disneyland gibi bir eğlence parkı, nerede olduğunu unuttum ya Almanya ya Fransa, kamp kuralım böylece açılış saatinde ilk girenlerden oluruz, en son çıkarız, eve gidip gelmekle vakit kaybetmeyiz demişti, çadırımı alıp, fuar alanında sadece görevli olanların girebildiği bir arka otopark var, ki onun sessiz bir köşesini senelerdir gözüme kestirmiş durumdayım, işte oraya geniş oturum açayım diyorum. Burada amaç sadece kitaplara bakmak, dokunmak değil. Bir üst katta seneden seneye giderek çoklaşan, hoşlaşan seminerler, söyleşiler, tanıtımlar, vs’ler gibi dönenlerde hevesim mevcut…

İkinci etkinlik, şu Fındıklı’daki Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisinde sabahın erken saatlerinden bu yana ve akşama kadar devam edecek olan Tomris Uyar Sempozyumu. Bilenler bilir, son zamanlarda sempozyumlara ve Tomris Uyar’a özel ilgi, alaka geliştirdim.

Üçüncü etkinlik, Fındıklı’nın biraz berisindeki İstanbul Modern’de geçiyor. Cahide Sonku üzerine bir söyleşi. Öncesinde Muhsin Ertuğrul’un çektiği Bataklı Damın Kızı Aysel filmi seyredilecek. Uzun zaman oldu seyretmeyeli ve nasıl severim. Bazı eski Türk filmlerini bu bazı yenilerden çok daha fazla beğeniyorum. Nostalji dedikleri kelimesiyle, hissiyatıyla bu olsa gerek. Söyleşi’de Hale Soygazi var,  ona da bayılırım.

Bir dördüncü etkinlikse Ankara’daki KuirFest. Kapsama alanına giren türden filmleri kendi çabamla bulup çıkarıp evde kendi Festivalimi kendim düzenlemeye çalışırken bu  bulunulmaz bir fırsat aslında…

Ve beşincisi, her Perşembe’mi dolduran Bumed Atölye var ki, böyle bir günde kopyalanmak işe yaramazsa hangi günde yarar?

Kopyalanma meselesinin gündemime yerleşmesiyse geçenlerde bir hafta uzun soluklu olmaya niyetlenen bir öykünün ilk aşamasını atölyede okumamla gelişti.

Öykünün ardından Steven Hall’ın Alef yayınları’ndan basılan Köpek Balığı Metinleri’nin sözü geçti. Ben de hemen gidip aldım ve okudum. Kitap hakkında yazmaya vaktim olmadı belki de ayrı bir gönderi yapmam, özel bir şey.

Neyse işte bu kitapta Mycroft Ward yaşam açı bir karakter. Ölüp gitmek istemiyor dolayısıyla öyle bir teknoloji geliştiriyor ki önce bir, sonra bir sürü kopyaları peydahlanıyor. Her birinin yaşamı farklı, görünümü farklı ancak içleri aynı Ward. Hani ay sonunda ya da dönem sonunda büyük bir grubun içindeki irili ufaklı, tüketiciye farklıymış gibi görünen ama hep aynı tilki kapanına çıkan şirketlerin cirosu muhasebeciler tarafından konsolide edilir ya, bu işleme de konsolidasyon denir ki bu departmanda çalışanların uykularını kaçıran, belalı bir faaliyete dönüşür çoğu zaman, işte aynı hesap tüm Ward kopyaları önce gün sonunda, teknoloji iyice geliştikçe biraz daha aralıklı olarak hafta sonunda birbirlerine bağlanarak yaşamlarını, deneyimlerini, bilgilerini merkez Ward kişiliğinin şemsiyesi altında konsolide ederler. Tabii dünya yüzündeki her hayatta olduğu gibi, madalyonun bir de ters yüzü vardır. İyi ve Kötü. Yin ve Yan gibi. Bir yandan bu bilgiler, deneyimler, yaşanmışlıklar konsolide olurken diğer yandan kavramsal balık türlerinden en belalısı Ludovician cinsi bir Köpek Balığı, insanların anılarını, hafızalarını yiyerek beslenmektedir.

Buraya kadar her şey çok güzel, gerisi dilimin ucunda ama anlatmayayım okumak isteyen olursa okusun harika bir mantık, hayal gücü ya da belki simgesel anlatım deyin, ne derseniz deyin muhteşem bir şey. Kitabın arka kapağında genç, genç dediysem benden bir yaş büyük, İngiliz yazar Mark Haddon’ın şu sözü yer alıyor:

“Matrix, Jaws ve Da Vinci Kodu’nun aşk çocuğu… Çok eğlenceli”

Köpek Balığı Metinleri’nde yukarıdaki üçlüden daha fazlası var. Benden söylemesi.

Şimdi şu Ward’ın teknolojisi elimde olsaydı iyi olmaz mıydı? Tabii ki bu teknolojinin var olduğunu varsayarsam,  hiç bir şey çiftinden ayrılmayacağı için köpek balığına da kucak açmış olurum. Eh, haliyle işin sonunda tüm yaşanmışlıkların yenip bitip, hafızamdan silinip gitmesi gibi bir riski göze alamadım. Kıssadan hisse evde oturup yazıyorum. Birazdan hazırlanıp Atölye’me doğru paşa paşa yola çıkacağım.

Bu arada dünden beri mezar taşıma yazılabilecekleri düşünüyorum:

Olmayı çok istemişti ama bir türlü yapamadı.

Ölmeye bile üşenirdi ama yine de becerdi.

Yağmur biraz daha yağmaya devam ederse daha neler olacak hayal edemiyorum? En iyisi çıkıp günlük gazeteleri almak ve bir cafe’ye kapağı atmak. Bugünü astım.

Reklamlar