Etiketler

,

Yaparsın, yapmazsın.

Bienal’e gittiğimden beri bu ikilem arasında gidip geliyorum. Konu, izlenimlerimi günlüğe kaydetmek. Hatta ne güzel başlamıştım. Bir kaç haftadır akşamları, yarın olsun yaparım ya, ne olacak ki, bir ucundan başla gerisi sökülür akar diyorum. Sabah kalktığımda dur şu kitabı da bitireyim, önce yemeği koyayım, çamaşır yıkayayım, vs de karar kılıyorum. Sonra bir bakmışım akşam oluvermiş.

Bin kere tekrar etsem ederim. Evden çalışamayan ev-ofis çalışanlarındanım ben. Çeviriyi bırakmamın da en büyük sebeplerinden biri bu. Şöyle güzel, güneşli, havadar ve şehir merkezinde bir iş yerinin ve/veya iş sahibinin, tabii zengin de olması gerekir ki, öyle bilançoyu teslim etme ramaklarında olmaz, yardım elini uzatabilsin, bana sponsor olması gerekiyor. İşte bu şirketin her türlü sosyal olanaklarından faydalanayım. Hafta sonunda havuz biletim verilsin. Yemek fişleri her daim sushi ısmarlamama yetsin, sinemalara, tiyatrolara, konserlere davetiye gelsin, gittiğim kar, gitmediğim yağmur kalsın. Eminim bu her genç kızın hayali. Zetina dikiş makineleri geçmişte kaldı. Bunu ben bile bu yaşımda anladım.

Bu sabah yaparsın’a çok kararlıydım. Fotoğraf seçimlerini düşününce içim bir garip oldu. Kirko bu.

Nasıl dayanacaksın?

Neye nasıl dayanacağım? Ne demek istiyorsun?

Bienal fotoğraflarını gözden geçirirken geçen ay external hard diskinde kaybetmiş olduğun geçmişine ait on binlerce fotoğrafın aklına gelmeyecek mi?

Bunu hiç düşünmemiştim.

İşte zaten ben de bunun için varım. Düşünemediğin şeyler için.

Peki ne olacak?

Ne olacağı falan yok. Gözden ırak, gönülden de ırak lafını hiç duymadın mı sen?

Eee?

Eee’si bir daha fotoğraf kelimesinin f’sini bile aklından geçirmeyeceksin. Bir kalemde silip atacaksın. Eskiden fotoğraf mı vardı?

Sence bu devekuşuculuk oynamak olmuyor mu?

Olsun ne çıkar? Deve kuşundan daha huzurlu ve mutlu mu, insancıklar?

Amaç huzurlu ve mutlu olmak mı sence?

Değilse ne peki o zaman? Sen söyle?

Doğru ya. Doğru olmasına doğru da Kirko’nun beni gerzek yerine koymasına bazen dayanamıyorum. İletişim şekli hiç hoş değil. İçimden söküp atmak geliyor kendisini. Ne mümkün. Yılların midyesi gibi tutunmuş mübarek. Bir de çoluk çocuğa karışmış, çoğalmış. İrili ufaklı bir sürü Kirko taşıyorum omurgamda tutunup var gücüyle bana bir şeyler anlatmaya çalışan.

Bir zamanlar Kirko tek başına bekarken onu idare etmek daha kolaydı. Önüne havuç cinsinden bir şeyler atardım o oyalanırken hop işimi bitirivermişim. Şimdi her biri ayrı telden. Ayrıca o, ütü, yemek severdi, hatta temizliği bile söylenmeden yapardı. Ne zaman ki o lanet kadın Kriko’yla tanıştı, tüm dünyam allak bullak oldu. Kriko huysuzun teki, yazı yazdığım zamanlar tuşların tıkırtısı sinirini bozuyormuş, tamam o zaman kağıda yazayım dedim yok o daha betermiş, kalem kağıt üzerinde gezinirken uzun tırnakların kara tahtada çıkardığındaki gibi içi gıcıklanıyormuş. Yani kısacası yazı yazdığım zamanlar Kriko’nun uyuduğu anlara denk geliyor ki, işin kötü tarafı aynı anda yatıp aynı anda kalkıyoruz.

İşte son zamanlarda, omurgama tutunmuş Kirko ile Kriko’yu ve adlandırmak dahi istemediğim onlarca sümüklü çocuklarını nasıl atlatır da istediğim gibi hareket ederim onu düşünüyorum. Ufaklıkları susturmanın tek yolunun onlara öykü okumak olduğunu keşfettim. Oh, rahat ettim. Geçen haftaki suskunluğum işte bu yüzdendi. Yalnız bu sefer Kirko ile Kriko hareketsizlikten dolayı kilo almaktan şikayetçiler. Kalp krizi riski artıyormuş. Artık neredeyse iki satır bile okumama izin vermiyorlar. Vızıltılarından geçilmiyor. Ayrıca çok yemek seçici oldular. Dün Kirko çekirdek çıtlayacağım diye yapmadığını bırakmadı. Kriko’ysa badem sever. Ne yapacağımı şaşırdım. Sümüklüler zaten tepemde daha fazla şeker, çikolata yemediğim için midemi tekmeleyip dururlar. Bunlar kendi aralarında bile zor anlaşırlarken yapabileceğim tek şey susup, oturup sulhu  beklemek. Bu arada Savaş ve Barış’ı mı okusam yoksa?

Kısacası bugün de Bienal yok.

Belki yarın, belki yarından da yakın.

Reklamlar