Etiketler

, , , , ,

Gençlik rekorlarımdan birini kırmaya yeltendim dün. Biraz geç davranmışım. 4,5 filmde kaldım.

Semih Kaplanoğlu’nun Yusuf Üçlemesi uzun zamandır medyatekte yüzüne bakılmadan durup dururdu. Okunmamış kitaplar ve bitmemiş yazı taslaklarından sonra seyredilmemiş filmler arşivine de mi sahip olacaktım?

Öğleden sonraydı. Bir yerlerden bir şeyler dürttü.  Yemek üstüne 1 bardak süt içtim. Belki de o çağrışım yaptı. Belki de okumakta olduğum kitapta geçen başka bir kelime. Öylesine ani oldu bu kararı almak.

Düzene, sıraya, numaralara, küçükten büyüye gitmeye oldum olası bir tutkum vardır. Dolayısıyla bu üçlemeyi sırasıyla seyretmek önemliydi. Hatta alırken dükkancıyla bir tartışmaya bile girmiştik.

Önce Bal’ı seyredeceksin.

Olur mu ya… O en son çıkan film.

Evet, ama Yusuf o filmde 5 yaşında. Diğerlerinde daha büyük.

Sen de haklısın ama çevrilme sırasıyla gitmek daha uygun değil mi? Hani oldu da üçlemede bir sır söz konusu oldu ve bu yavaş yavaş filmden filme açıldı diyelim… En son filmi ilk seyredersem, daha ilk baştan her şeyi keşfetmiş olmaz mıyım?

Bak hiç o yönlü düşünmemiştim. Yine de ben olsam çocukluğundan başlardım.

Birbirimizi ikna edememiş olmanın mağlubiyetiyle ben kasaya yöneldim, o da başka müşterilere doğru yelken açtı. Yani bir zamanlar. DVD’leri elde edinme zamanında.

Dün Bal’ın en son film olduğunu biliyordum. Nedense, Yumurta ile Süt arasında çelişki yaşamadan doğrudan Süt’ü koydum.

Seyrettim. Bitti.

Harry Potter ya da Elm Sokağı katili serisi gibi içimde bir devam hissi moduyla (tomurcuk anlamında) kaldım.

Acilen Yumurta’yı koydum.

İlk dakikalardan itibaren anladım ki… Asıl Yumurta birinci olanmış. Süt değil. O an başımdan aşağı kaynar Süt döküldü sanki. Elimden gelse zamanı geri alacağım. Ve bunu daha önce bu kadar istememiştim. Takık olma durumu bu olsa gerek.

Hop. DVD’yi durduruverdim. Ne yapacağımı düşünüyorum.

Dünya karardı. Zaten hava yağmurlu. İçime bir kasvet çöktü. Benzim soldu. Neş’em gitti. Geri dönüşü olmayan korkunç bir şey başıma geldi.

Uf. Puf. Sıkıntı.

Aklıma hiç bir şey gelmiyor.

Çözümü yok bunun.

5 dakika durduktan sonra, o anda yapılacak tek şeyin Yumurta’ya devam etmek olduğunu kabul ettim. Zaten ilk film. Gerisini sonra düşünürüm, dedim, olmazsa Süt’ü bir daha seyrederim.

Yumurta’dan sonra Yusuf’un öyküsüne iyice odaklandığımdan olsa gerek, şu kadim takıklık konusunun üzerinde  çok fazla durmadan, doğrudan Bal’a geçtim. Bal’da bittikten sonra, oh rahatladım.

Bu üçleme bende tarifi yarı-imkansız bir takım duygu ve düşüncelere kapı açtı.

Yusuf’un öyküsünü çok beğendim.

Yusuf’un öyküsü oldukça durgun anlatılmış. Biraz abartırsak müzikli slayt şov bile diyebiliriz.

Peki öyleyse neden beğendim? Sessiz Sinema favorilerim arasında değildir.

Sonra aklıma 602.gece isimli blogunda Murat Gülsoy’un Bal üzerine yazdıklarını okumak geldi.

Bal: Sanatçının Kadim Dildeki Tarifi

O zamanlar filmi seyretmediğim için okumamıştım. Yazıdan sonra beğenim bir kat daha arttı. Ancak hala daha neden beğenmiş olduğumu bir türlü açıklayamıyorum. Yusuf öyküsündeki gizli saklı tarihsel, dinsel, mitsel simgelerin hiç birisini açık seçik keşfetmiş değildim. Hani Yusuf’un peygamber adı olduğunu bile düşünmedim desem… Peki o zaman ne oldu da beğendim?

Sadece görsellik mi?

Görsel/Yüzeysel olduğumun farkındayım. Yine de öykünün sonlanmasını merakla beklediğimi de biliyorum.

O halde neydi gerçekten beni bu filmlere bağlayan?

Belki de bu soruyu çözdüğüm zaman, yazı konusunda da bir adım daha ilerlemiş olacağım.

Sonrasında Barton Fink’i seyretmeye başladım. 90 yıllarda Fransa’da seyretmiştim. Eminim. Coen Kardeşlerin tek bir filmini bile kaçırmadım. Nedense hafızamda John Turturro’nun yüzünden başka hiç bir kırıntı parçası kalmamış.

Filmin yarılarına doğru hane halkı eve geldiğinden, Barton Fink’i bırakıp başka bir filmi hep birlikte baştan sona seyretmeye karar verdik. Yani şimdi Barton Fink’in devamını ben pazartesi ya da çarşamba izleyebileceğim. Salı günü arkadaş buluşması var.

Kitabını okuduktan sonraya sakladığım bir filmdi:

The HelpTers sırada oldu ama pişman değilim. Yusuf Üçlemesi’nde yaptığım sıralama karışıklığının 1000 de 1’i kadar bile etkilenmedim.

Bazen hayatımın akışı çok garip şekiller alıyor. Bu ben olamam diyesim geliyor.