Etiketler

, , , , , ,

Zincirlikuyu’da metrobüsten herkesle birlikte indim. Saat 12:05. Öğlen suları. 12:30’da  Beyoğlu’nda bir arkadaşımla buluşacağım. Sözleştik derdim ama sözlenmeyle sözleşme kelimelerinin sinsi yakınlıklarından dolayı ikisine de küsüm. Söz kelimesi içimde ezik karakter tınlaması yapar.

Bu arada perşembe günü kuaförde müthiş hoş anlar geçirdim. Alem dergisindeki şu Tiffany tasarımı bağlılık yüzüğüne bağlandım. O günden beri aklımdan çıkmıyor. Fotoğraf http://www.jewellryva.com sitesinden. Ayrıca yüzüğün resmini dergideki reklam sayfasından kendim de çektim ve C.İ.’ye mesaj attım.

Akşam oldu, hane halkı geldi. C.İ. de geldi. Gerçi ben o arada günün akışından  yüzük hikayesini aklımdan çıkarıvermişim. Nasıl olur?

Bana resim yollamışsın, cümlesini işitince Alice’in kedisi gibi sırıttım.

Döndüm baktım.

Mesajımı aldın mı? diye sordum, gözlerimi parlatarak.

Gafil yakalanma sonucu anlamsız sarf edilen cümlelerden biri daha.

Telefonu açan kişiye uyuyor musun demekle aynı cinsten. İş işten geçti bir kere. En azından 14 Şubat, doğum günü, evlilik yıl dönümü, yıl başı, aaa anneler günü az kalsın unutuyordum, işte bu türden, mesela kadınlar günü vs gibi anlamsız gelen anmaları hatırlatan bir şeyler söylesem ya… Yüzüğe öyle vuruldum ki kişilik ve davranış değişikliğine bile gidebilirim yani. Öyle işte.

Aklımdan bunlar geçiyor, bir yandan da ikinci edeceği cümleyi heyecanla bekliyorum. Fazla beklemedim şimdi ne yalan söyleyeyim.

Renkli Baskısını mi istiyorsun?, lafı beni bir anda dergi sayfalarından aldı dünyama çekiverdi.

Hani yazmıştım ya perşembe sabahı, Alem, Şamdan gibi dergiler beni hayal dünyasından çıkarır gerçeğe odaklar. İşte bu şekil.

Zincirlikuyu’da metrobüsten indim. Saat 12:05.

Bir zamanlar olsa öndeki Avcılar arabasını yakalamak için bir koşu  tuttururum. Mecidiyeköy’de inip metroya binmek üzere. Son zamanlarda daha kısa, aslında kısa demeye belki bin şehit ister ama insanlarla daha az yakın temasta bulunulan başka bir yol keşfettim. Gişelerden çıktıktan sonra ilk merdivenlere saldırmak yerine biraz ilerleyip yukarıdaki caddenin, Barbaros Bulvarı, karşısına geçen ikinci merdivenlere yöneliyorum. Oradan oklar yardımıyla Gayrettepe metro durağına, ki bu da hemen Astoria’nın önünde, Astoria bir AVM’dir, gidiyorum. En fazla 10 dakikamı alıyor. O da lay lay lom ilerleyip, yolda fotoğraf vs çekersem.

Aklımdan adım adım saat dilimlerini geçirerek metro merdivenlerinden indim, zamanımı iyi ayarladığım için sevindirik oldum, geç kalmayacağım ve Taksim yönüne giden rıhtımın kenarına vardım. Bekledim. Bir önceki araba yeni gitmiş. Gözüm saate takıldı.

12:30.

Bir zamanlar bir çilekli bisküvi reklamına tutulmuştum. Bir yanda güzel bir çilek diğer yanda kocaman bir çekicin altında ezilmiş yatan aynı çilek görseli. Bisküvinin reçeli olmaya hazır. Saati gören ben o diğer yandaki çilektim.

Taş çatlasa 12:15’te rıhtımda bekliyor olmalıydım. Yolda gelirken hiç bir şekilde oyalanmadığıma emindim. Okları takip ederek doğrudan yürüyüp gelmiştim.

Peki o zaman o 15 dakika nereye gitmişti?

Yolda Green Peace’ci, Unicef’ci, Körler Gazatesi’ci, Anketçi vs cinsinden kimse yolumu kesmemişti.

O 15 dakika nerede harcanmıştı?

Metronun saati yanlış. Tabii ya…

Salak!  Kendini  ezik çilek gibi hissedene kadar niye düşünemedin ki …

Yeniden bütün bir çilek oldum. Cebimden cep telefonumu çıkardım ve kendi saatime baktım.

12:31

Artık kesinlikle o ismi lazım değil çilektim.

Ocak ayı Bilim Teknik dergisinde şizofreni üzerine bir dosya vardı. İlgiyle de okumuştum. Ayrıca 16 kişilikli Sybil, bilincimin içinde ve dışında, velhasıl bilançosunda kuruluş demirbaşı olarak yer aldığından o dosyayı yakinen okumamış olsam bile yine aynı yakıştırmayı yapardım.

O 15 dakika boyunca ben kimdim, neredeydim ve ne yapmıştım?

Zihnimin odaklanabilen kısmıyla idare ederek metrobüsten indiğim anda tüm yaptıklarımı adım adım, saniye saniye tekrardan gözden geçirdim. Nafile. Elle tutulurcasına belirgin bir boşluk. Öyle ki kavramların nesnelliği üzerine sayfalar dolusu tez yazabilirim.

Elimi ağzıma kapadım.

Belki de refleks olarak, artık nefes almana gerek yok, ölmüşsün sen, bittin sen gibi düşünceler içindeyim. Ve fakat beynimin bir an oksijensiz kalması küçük de olsa bir bağlantıyı tetikledi.

Metrobüs’ten iner inmez arkadaşa telefon açmıştım. Yaklaştım, geliyorum, 15 dakikaya oradayım anlamında. İki saniyelik. Hemen konuşma kayıtlarını buldum. O an FBI gibi çalışıyorum. Dizilerin faydası. Baktım başlangıç 12: 17 ve 12:19 konuşmanın bitme saati. O halde, 12:05’te perona girmişiz ve fakat ayağımı kaldırıma basmam neredeyse 10 dakika sürmüş.

Olabilir mi?

Eh, olabilir.

Metrobüste iki kapı ortası cam kenarında oturuyordum ve içerisi hınca hınç doluydu.

Reklamlar