Etiketler

, , , , , , , , , , , ,

Evde çok bunaldım ve kendimi Nero Office’e attım. Öyle bir dürtüyle çıkmışım ki yanımda bilgisayarım, cep telefonum ve okumakta olduğum kitabımdan başka bir şey yok ve çala kaşık yazmak zorundayım. Hani bir kitap ya da film üzerine ciddi şeyler yazamayacağım demek bu.

Fonda Jazz müziği var. Saksafon solo, arada cıs tak yapan zil ve bas davul, kafasına göre tek tük notalarla girişen bir piyano. Doğaçlama konser buna denmez de neye denir?

Önümdeki boşları almaya gelen ofis yenilerinden birine kahve sordum.

Hemen, dedi.

Vereyim mi parasını şimdiden?

Yok, gerekli değil. Ben birazdan getiririm, siz bir ara aşağı indiğinizde ödersiniz.

Vay be… Böyle güven üzerine kurulu ilişkiler nedeniyle burada daha rahat çalışıyorum. Üstelik, kimsenin hani ne zaman gideceksin, kalk artık da sirkülasyon olsun, para gelsin gibilerinden suratıma baktığı yok. Üstelik adalar manzarası nefis. Üstelik üst kat sakin. Çünkü her yarım metre kareye bir masa ve dört iskemle yerleştirilmemiş. O en geniş, Avrupa birincisi AVM’lerden bile daha ferah.

Fransız kadın şarkıcı o yumuşak sesiyle “yıldızlar, yıldızlar” söylemeye başladı. Jazz’ı tercih ederdim ama bu da idare eder.

Uzun saçlı, uzun paltolu, uzun çizmeli uzun tünikli, elinde yeşil poşet taşıyan bir genç kadın, merdivenlerde belirdi ve içten içten biraz sonra oturmayı tasarladığım kanepe-masa-sandalye üçlüsüne yerleşti. Haliyle biraz sinirlendim. Geldiğimde her zamanki masam dolu olduğundan köşedeki tek kişilik bir mekanı iskan tutmuştum. Sağ tarafım ayna. Tüm salonu fark ettirmeden gözleyebilmemin dışında, arada bir kendi yansımama da bakıyor ve şaşıyorum.

Bu ben miyim?

Yazarken yaşım küçülüyor da…

Jazz yeniden başladı. Anladım ki o yumuşak sesli Fransız kadın şarkıcı biraz önceki doğaçlamanın bir parçasıymış.

Kahvem geldi. Porselen kupa içerisinde. Gülümsedim. Moralimin bozulmasına rağmen. Kağıt bardaklar daima tercihimdir. Burada her seferinde söylemek gerekir. Uzun zamandır ofisi boşlayıp, kaytardığım belli. Alışkanlıklar unutulmuş. Özellikle de ev kadını görünümünde orta yaşlı bayanlar. İlle de porselen olsun derler. Porselen bardak geldiğine göre görünüşüme dikkat etmenin zamanı gelmiş ve geçmiş.

Klavyemin “H” harfine bir şeyler oldu. Aniden sertleşti. Ölüm katılığı bu. Pompalayarak biraz kan verdim, nabız tekrar aldı ama çok yakında ruhunu teslim edecek.

Bir yudum kahve.

Başımı kaldırıp etrafa bir göz atma.

Sonra devam.

Bir yumuşak kadın sesi. Bu sefer İngilizce şarkıyor.

Şarkı Söylemek fiilinin kısaltımışı. Şakımak ile Sarkmak arası.

Şarkımak = Yumuşak sesle sarkarak şarkı söylemek.

Ne çok isterdim Türk Dil Kurumu’ndan teklif gelsin.

Şimdi artık şaştılar. Reggae’ye çalan Country Jazz başladı.

Sıkıldım. Sanırım çevre tasviri yapan yazarlardan olamayacağım.

Cam kapı kaydı. Ve uzun kırmızı hırkalı bir kız, aceleyle önümden geçerek merdivenlere yöneldi.

Bir gümbürtü koptu. Sanırım aşağıya kısa yoldan indi. Uzun kırmızı hırkalı kız.

Yalan söylüyorsun.

Evet. Yalan söylüyorum.

Böyle yazdığıma göre bilinç dışım o kızın merdivenlerden yuvarlanmasını istemiş olabilir. Buraya böyle yazmak onun arkasından bir tekme savurmakla eş değer midir?

Kız geri geldi ve cama bakan kanepeli masalardan en diptekine oturdu. Hatırladım. Baştan beri orada oturuyordu. Demek sıralama şöyle: Oturduğun yerden kalkmak, balkona çıkıp sigara içmek ve sonra aşağıya inip tuvalete girmek ancak ondan sonra işine yeniden odaklanabilmek. Halk arasında hep demezler mi sigara bağırsakları çalıştırır diye. İşte önümde kanıtı.

Müzik şaşırdı, sapıttı. Tıngır gitar başladı ki bugün hiç gitar sesi dinleme modumda değilim. Kulağıma kara tahta ve tırnak etkisi yaptı. Neredeyse arabeski tercih edeceğim.

Kahvem soğudu. Çünkü neden? Çünkü porselen kupada.

Bedenim soğudu. Çünkü neden? Çünkü balkona çıkanlar, kaygan kapıyı açık bıraktılar .

Hep dedim. Bu bloga ne yazsam gerçek olur. Burası bir dilek kutusu gibi.

Böyle diyorum, çünkü tekrar Jazz’a döndürler. Yep, yep!!!

Uzun saçlı, uzun paltolu, uzun tünikli, biraz önce gözüme kestirdiğim yere yerleşen genç kadını gözünü dikmiş bana bakarken yakaladım. Bu yazıyı yayınladığımı ve onun da bu blogun takipçilerinden biri olduğunu varsayalım. Halim yaman olur herhalde.

Yalanlarım. O ben değilim, derim. Benzetiyorsunuz. Bu notu yazan bir köle ve evinde çalışır.

The Office isimli yeni bir diziye merak sardım. İkinci sezonun yarısındayım. Kısa ve öz bölümlerden oluşuyor. Öyle gerçekçi, ki başlarda kıl oldum. Kendimi yeniden işe başlamışım ve çalışıyor hissettim. Ve bu insanları çekmek zorundayım. Diğer yandan düşünürsem bu eziyeti (kıl olma durumu) sonlandırmak elimde. Basma düğmeye, seyretme. Değil mi ama? Nedense bunu yapamıyorum. Merakla bakıyorum. Acaba ne zamana kadar dayanacak bunlar? Şimdilik bildiğim 8 sezon dayandıkları ve hala da dayanıyor olmaları.

Dizide sadece 2 normal insan var. Biri Pam. Diğeri Jim. Akılları fikirleri muzırlık yapmakta. Başları Michael, berbat bir müdür; yalancı, ukala, her şeyi kendine mal eden, zevzek, olur olmaz şaka yapan ve şaka kaldırmayan ama satış işini onun gibi kotaran da yok. Amirleri dahil herkesin kınamasına rağmen kimse yerinden edemiyor, etmeye yeltenmiyor bile… Sonuçta her şey ciro meselesi değil mi?

Dün Marilyn Monroe ile 1 hafta filmini seyrettim. Salon 50 yaş üstü kadınlarla doluydu. Sanırım tek bir genç erkek vardı o da tesadüfen yanıma düşmüş. Filmin bir kaç yerinde çok güldü. Ben pek gülemedim gerçi… Ama olsun. Hatta biraz içim sıkıldı. The Doors filminde olduğu gibi oldum. Jim Morrison’ın beyaz perdede taklidi nasıl olmamışsa Monroe’nunki de, aynen o şekil, olmamış. Iron Lady’i beğenmememin nedeni de pek farklı değildi. Yüzü, şarkısı, kişiliği, eserleri milyarlara kazınmış kişilerin yaşamlarının beyaz perdede benzerleri tarafından temsil edilmesi çok yapmacık geldi.

Peki ne yapmalı?

Bilmem ki…

Belki de aynı öykü başka kişiler tarafından canlandırılmalı.

Gülse Birsel’in yeni başlayan dizisi Yalan Dünya çok başarılı. Her cuma hiç sektirmeden ekran başındayım. Nesibe ve Beyaz kardeşler. Füsun Demirel anne, Selahattin baba. Orçun torun. Mantıken aralarında yaş farkları olmalı. Ama yok. Her biri beş aşağı beş yukarı yaşdaş. Seyirci olarak görünen köy kılavuz istemez.

Bu durum: Gerçek dışı görünenin gerçek gibi kabul görmesi.

Neden peki?

Belki senaryonun güzelliğinden, belki yönetmenin iyiliğinden, belki oyuncuların becerisinden, belki harika bir ekip çalışmasından, belki düşünemediğim daha bir çok etkenden dolayı…

Bir zamanlar Hadi Çaman’la Füsun Önal’ın Kelebekler Özgürdür isimli tiyatro oyunu vardı. Her ikisi de göründüklerinden, olduklarından çok daha genç yaşta kişileri canlandırıyorlardı. Ve o oyun bu gerçek dışılığa rağmen senelerce kapalı salon devam etti.

Belki de diyorum, her ne kadar inanması zor da olsa, önemli olan gözün gördüğü değil. O halde film endüstrisi bu tıpa tıp benzer arayışına bir son verse… Kişiyi o kişi yapan, içinden yansıyan kendine özel o madde değil mi? Mutlaka bir benzer kaygısı olacaksa eğer işte o iç maddenin tıpa tıpı olsun.

Not: Yalan Dünya’da ananeyi canlandıran Gönül Ülkü’ye bayılıyorum.

İkinci Not: Tasavvuf müziğine geçmişimiz haberim yok.

Reklamlar