Etiketler

, , , , , , , , , , , ,

Görsel canlılardan olduğumu ne kadar söylesem azdır. Her blog yazısına başlamadan önce kafamda az çok fikirler olsa da… Önce esas görseli seçer, en başa bir güzel yapıştırırım. Sonra sıra altını doldurmaya gelir. Genelde, eğer bir kitap ya da film üzerine yazmıyorsam, seçtiğim fotoğraf yazı ile alakalı görünmez. Aslında daima vardır bir alakası. Yoksa yazamam. Beyin bu. Nitekim zaman gelir şifresini ben bile çözemem.

Bumed Atölye’de bir gün Murat Gülsoy anlatmıştı, Nabokov için Lolita’nın ilham kaynağı kafes içindeki bir maymun olmuş.

Sabahın dokuzundan bu yana Iphone ile çektiğim fotoğrafın netbook’a geçmesini bekliyor ve hala bekliyorum. Bu da böylesine görselsiz başladığım bir gönderi olacak işte.

Amacım Tanner Kardeşler’den bahsetmek. Robert Walser, Can Yayınları. Bu arada kitabı D&R internet sitesinden satın aldım. Aynı anda Thomas Hardy’nin Tess’i ve Haruki Murakami’nin Sahilde Kafka’sıyla birlikte kargo 2 gün içinde kapıma bedava getirdi. En indirimli satan kitap sitesi, haberiniz olsun. Hem de D&R kartıma puan işledi. Rekabet kıyasıya anlaşılan.

Bir zamanlar İlle de Roman grubundaydım. Sonraları kaytarmaya başladım. Şimdi 2 aydır Erkek Adam Okur grubundayım. Önceleri grup sadece erkeklere açık zannediyordum, meğerse değilmiş hemen kendimi dahil ettirdim. Henüz hiç bir toplantıya katılma fırsatım olmadı ama kitapları evden takip edip okuyorum. Bu ayın kitabı bu elimdeki. Unutmaz ve yetiştirebilirsem önümüzdeki cuma akşamı buluşmaya damlayacağım. Söylemeden duramadım: grubun ismi biraz kanıma dokunmakla birlikte içinde tanıdığım “erkekler” olduğundan göz ardı ediyorum. Gerçi geleneksel anlamda feminist değilim, öyle bir söyleme de karşıyım ama neden erkek adam ya da erkek kadın olunuyor da kadın adam, kadın kadın olunmuyor? Neysem…

Walser 20. yüzyıl başlarında eser vermiş bir yazar. Bu kitabı da 1905’ten sonra piyasaya çıkmış. Kitabın önsözü yazarın dilinin sadeliği ve yalınlığı aksine Walter Benjamin tarafından karmaşık ve kuramcı bir dille ele alınmış. Neredeyse kitabı elimden atacaktım. Aslında şunu demiş Benjamin: Robert Walser’in sadeliğine aldanmayın onda ne cevherler, ne derin kuyular saklı.

Bir çırpıda 50.ci sayfaya geliverdim konu tamamıyla beni anlatıyor sanki. O Simon aynı ben, ikizim, tek yumurtalısından, rafadan. Aylak Adam. Hiç bir işte dikiş tutturamayan, her işi çok basit ve anlamsız bulan, büyük hayallerle girdiği kitapçı dükkanındaki çıraklık işini “ay bu muymuş yahu bense neler bekliyordum” şeklinde 8 gün içerisinde patrona hakaretler yağdırarak terk eden, buna rağmen her işe uyum sağlama, sağlayabilme becerisini gösteren yani 10 parmağında 10 marifet olan ama Barthleby türü yapmamayı tercih eden, burnu büyük Simon gönlüme taht kurdu. Daha şimdiden kendine iyi bir ev sahibi ve bedava bir oda bulmuş durumda. En son işi banka memurluğundan da mesaiye 1 saat geç geldiği ve mazeret yerine cüret gösterdiği için atıldı. Müdürün yine de sana referans verebilirim iyi niyetine sen al o referansını da… demedi tabii ama çok daha şık ve ağır tabirler kullandı. Bunu alıntılamıyorum ama ücretli tatiller hakkındaki düşüncelerini paylaşmadan edemeyeceğim:

Ama tatil dediğiniz nedir ki! Ancak gülerim buna. Tatille filan hiç işim olsun istemem. Açıkçası nefret ederim tatillerden. Sakın bana tatilleri olan bir memuriyet ayarlamayın. Benim için hiç bir çekiciliği yok bunun, tatile çıkarsam ölürdüm hatta. Ben hayatla mücadele etmek isterim, bu uğurda batsam ne gam; ne özgürlüğün ne de rahatlığın tadını çıkarmak isterim, bir köpeğe kemik fırlatır gibi önüme fırlatılmış özgürlüklerden nefret ederim. Tatilleriniz sizin olsun.

Bakalım neler olacak? Umarım başına kötü bir şey gelmez. Canı gönülden kazanmasını istiyorum. Neredeyse ilk defa bir karakteri bu kadar tuttum.

Laf arasında Aylak Adam teması ne ilk ne de son. Kitabı okunur kılan yazılış tarzı, anlatımın sürükleyiciliği, ardında gizli yaşam felsefeleri, sorgulamaları, kurgusu, vs…  Elimden bırakmadan keyifle okuyorum. Henüz bitmedi ama bu aşamada bile tavsiye ederim. İyi kitap baştan kokar.

Bu arada keyifle okuduğum bir sürü roman oldu. Dahası yazın ilkine gittiğim, Murat Gülsoy’un Bumed’de düzenlediği 5 hafta 5 roman’ın ikinci aşamasına devam ediyorum. Bu cumartesi 4. kitap Coetzee’nin Yavaş Adam’ını dinleyeceğiz. Kafka’nın Dava’sı ile başladık. Ardından Camus’nün Yabancı’sı geldi. Fowles’un Fransız Teğmenin Kadını ile geçen hafta devam etti ve son olarak ay sonunda Murakami’nin Sahilde Kafka’sı ile tamamlanacak.

Yavaş Adam hariç diğerlerini önceden okumuştum. Her birini tekrardan okumak beklediğimin tersine şaşırtıcı şekilde keyifli oldu. Eski okuduklarımı haliyle unutmuşum, FTK’nı geçen nisanda okumuştum ama onu da oldukça unutmuş olduğumu fark ettim. Murakami’yi ise yine geçen sene Fransızca dilinden okumuştum şimdi Türkçesi daha hoş olacak eminim.

Bu ikinci okumaların yazanlar için ayrı bir faydasını keşfettim. Örneğin ilk okuyuşta hiç dikkatimi çekmeyen noktalar gözümde önem kazandı; FTK’nda daha ilk sayfadan dürbünle bakan birine, ki bunun ilerde doktor olduğunu öğreniyoruz, gönderme var. Orhan Pamuk’un ve daha bir çoklarının üzerine basarak söylediği gibi bazı kitapları defalarca okumanın bir yazara getirisi çok fazla. Her okuyuşta metinde saklı bir takım ipuçlarını, gizli çağrışımları, kurgunun çözümünü fark etmemek elde değil. Ayrıca göremediğim bir çok ayrıntıyı da Murat Gülsoy,  biz 30 şanslı katılımcıya kendi yorumunu katarak açık açık anlattı. Bu seminerleri bir daha olursa kaçırmayın takip edin derim. Bunlar Yazarlık Otobanları.

Bu arada mesaj kutuma bu ayki Sözünü Sakınmadan etkinliğinin konuğu geldi: AYFER TUNÇ. Rezervasyonumu yaptırdım. Meraklıları bunu da kaçırmayın. Müdavimleri görüşmek üzere diyorum. 21 Şubat Salı saat:19’da İstanbul Modern .

Ubor Metenga hatırlatması yapayım: 28 Şubat Salı 20’de İKSV. Hulki Aktunç’un Lodos Düğünü öyküsü üzerinde konuşulacak. Rezervasyonumu yaptırdım.

01 – Hulki Aktunç – Lodos Düğünü
http://www.4shared.com/flash/player.swf?ver=9051
Powered by mp3skull.com

Bu arada aklıma geldi; bunca otobana rağmen hala ele gelir dişe dokunur bir eser yok elimde. Orada burada parçalar, taslaklar, denemeler, günlük parçaları… Bir de bu otobanlar olmasa halim ne olurdu kim bilir? Bir itirafta bulunayım: ilk taslağını oturtmak göreceli olarak daha kolay, asl’olan  düzeltmesi, birleştirmesi, çoğaltması ve özellikle de eksiltmesi.

Sabır ve düzenli çalışma gerektiriyor ki işte o da ben de yok. Boşuna demedim Simon benim tek yumurta  ikiz kardeşim diye…

Reklamlar