Etiketler

, , , , , , ,

Adım Kunegond ve ben bir Şekerkolik’im.

Ne zaman farkına vardım?

Sanırım dün akşam Office dizisini seyretmeye başladığımda süreç gelişti. Şu an 4.cü sezonun başlarındayım. Bu arada değinmeden edemeyeceğim bu dizi bana Avrupa Yakası’ndaki medya çalışanlarının ofis maceralarını da hatırlattı. Gerçi daha öncede dediğim gibi ofis çalışanları, ki tecrübeyle sabittir, dizilerdeki abartıları bir yana atarsak gerçekten de böyle. Yani biz böyleyiz. Avrupa Yakasını sevenler eminim Office’i de sevecektir. Bize bizi anlatanları seviyoruz. Bir de tabii… Onlara kendilerini anlatanları sevmeyenler seyirci ayrımı var. Her şeyde bir aksin olması gerektiği gibi. Bu türden seyirciler genelde dengeli ve uyumlu seyircilerdir.

Şöyle açıklayayım; poposunun dolgun olduğunu düşünüyorsa saklamak için kazağı üste çıkarır ya da diyelim gözleri ayrıktır, yaklaştıran makyaj yapar. Tembeldir, ha bire plan program yapmaya bu huyundan kurtulmaya, çok çalışkan görünmeye çabalar. Bu örnek nereden aklıma geldiyse şimdi… Buna heteropati ya da heteroterapi denir. Bu tip seyirciler normal ve anormalin bir arada göründükleri ve mutlaka bir tarafın kazandığı öyküleri severler.

Aksi çıkmaz mı?

Çıkar.

Ama istisnalar kaideyi bozmaz.

Ayrıca istisnalardan başka kaideler de çıkar.

Bir de… Diğer türden seyirci vardır, ki bunlar karakter seyircilerdir; dolgun poposunu daha da dolgun gösterecek dar ve streç pantolon giyer. Gözleri uzaksa iyice uzaklaştıracak makyaj yapar ki Avatar’daki mavi nsanlara benzesin, burun düzlüğü ortaya çıksın. Boyu kısaysa düz ayakkabı giyer, uzunsa yüksek topuklularla barışıktır. Her tür abartıya açıktır. Denge, uyum gibi terimlerin anlamını bilmez. Bu duruma da homopati ya da homoterapi adı verilir. Bu türün seyircileri Office gibi her bir karakterin uçuk kaçık, görünürde doğa üstü olduğu abartılı öykülerden hoşlanır. Ya herkes eziktir; Office, Yalan Dünya, Avrupa Yakası, vs… ya da herkes kazanandır. Şimdi aklıma gelmiyor ama herkesin zengin, lüks, ihtişam ve mutlu aşk içinde olduğu pembe diziler, pembe romanlar vs… Aklıma örnek gelmediğine göre kesin bu kategoride değilim.

Yoksa ezik miyim ben ya?

Doğru söyleyin…

Dün bütün gün rejim yaptıktan ve evi düzene sokmaya çalıştıktan sonra akşam üstüne doğru artık hak ettiğime kanaat getirip Office dizisinin başına oturdum.

Seyretmeye başlayalı 5 dakika geçmişti ki içim ezilmeye başladı.

Buzdolabının önünde yakaladım kendimi. Yerimden kalkıp oraya nasıl gittiğimi pek hatırlamıyorum, hakim bey. Soğuk dalgasıyla kendime geldiğimde reçel kavanozunu seyrediyordum. Kafamı kaldırıp buzdolabının sağ yanında duran duvar saatine bir göz attım. Akrep ve Yelkovan 18:05’i gösteriyordu. En son saat 14:00’te yemek yemiştim. İki parça ızgara tavuk ve bir tas dolusu domates. Aradan 4 saat geçmiş, dolayısıyla akşam yemeği saatinin gelmiş olabileceğini düşündüm ve gözlerimi reçel kavanozundan yandaki saklama kabında duran kıymalı patlıcan yemeğine kaydırdım.

Ne olduysa işte o anda oldu.

Görünmeyen bir yerlerden ve kesinlikle soldan çünkü reçel kavanozu patlıcan yemeğinin sağında duruyordu, bir şamar geldi. Sol yanağımı tutarak gözlerimi ister istemez reçele kaydırdım. Geri geri gidip patlıcana odaklanmaya ne kadar çalıştıysam da bir türlü beceremedim. Sanki görünmez bir el beni sol yanağımdan ittiriyor ve burnumu reçele doğru sokmaya çalışıyordu. Bir müddet direndikten sonra buzdolabından yayılan soğuğun da etkisiyle içim ürperdi ve savaşmaktan vazgeçtim. Zaman gelir teslim olmak en iyi çözümdür. Bu da öylesi durumlardan biriydi.

Reçeli, tereyağı ve iki dilim Brioche tabir edilen ekmeği alıp salona Office’in başına döndüm. Bölüm bittiğinde benim de ekmeklerim bitmişti. Ve fakat içimin ezilmesi halen devam ediyordu. Dolayısıyla reçelin üzerine kıymalı patlıcanı yemekte bir sakınca görmedim. Ne de olsa rejime kalınan yerden devam edilmeli.

Patlıcanı almaya gittiğimde arkada başka bir saklama kutusu içinde duran şehriyeli pilavı fark ettim. Bir tabağın içindeki birliktelikleri zihnimde canlandı. Pirinç aslında şekerin bir başka açılımı. Zihin görüntüsü aslında şeker açlığımın tatmin olmadığını ama biçim değiştirdiğini bir şekilde bana anlatmaya çalışıyordu. Baştan da söylediğim gibi karşı koymanın pek bir anlamı yoktu, nasıl olsa bu yoksunluk duygusu bir şekilde gelip beni bulacak ve baskın çıkacaktı. Daha da önemlisi Office dizisindeki diğer bölümleri çok merak ediyordum. Bir an önce şu lanet pirinç ve patlıcanı yenecek derecede ısıtıp ekran başına dönmeliydim. Hem bu yemeği yedikten sonra şeker isteğimin artık kesinlikle kalmayacağına gönülden inanıyordum.

Vaktim kalmadığından fazla uzatmayayım hiç de öyle beklenildiği gibi olmadı. Üzerine evdeki tüm mandalinaları, 7-8 tane kadar, yedim. Meyveler şekerin bir başka çeşidi. Masada bardak içinde son kalmış 3 adet pudra şekerli lokumu mandalinaların üzerine ilave ettim. Bardağın dibinde birikmiş pudra şekerlerini yaladım. Saat 23:00 civarında dürüm ekmeğinin içine, ki o da şekerin bir çeşididir, tuzlu yumuşak beyaz peynir sıkıştırdım yedim. Saat 24:00 gibiydi bu duruma bir son vermek gerektiğini hissederek elime en sıkıcı kitaplardan birini aldım ve yatmaya gittim. Bir kaç sayfa çevirmemiştim ki uyumuşum.

Sabah kalktığımda şeker krizim hızını kaybetmişti.

Kıssadan hisse: Homopati ya da homoterapi ile şekerden kurtulmanın yollarını araştırmaya karar verdim. Şekeri şekerle yenmeye çalışırken tamamıyla başka bir boyuta geçmemek ve şeker komasına girmeden bu işi başarmak için şuradan bir tıp fakültesi okuyup da geleyim bari…

İkinci kıssadan hisse: Herkesin içinde her türden insan mevcuttur. Tek değişen oranlardır. Bu bir kimya. Her farklı hamur karşımından ayrı bir ekmek tadı var olur.  Unu fazla kaçarsa taşa dönüşür.

Reklamlar