Etiketler

, , , , ,

Hızla kapıyı itip içeri girdim. Resepsiyona ulaşmak en büyük arzumken koca bir balya temiz galoş, yanında aynı ebatta, kirlilerine ayrılmış kutusuyla yolumu kesti. Mağdur durumda kalanın gözleriyle resepsiyonda bekleyen kızın suratına bakmam olayı çözmedi. El mecbur bir kenara çekildim, ayaklarıma o mavi torbaları geçirdim.

Evden çıktığımdan bu yana karşılaştığım ilk engel değildi. En büyük yıkımı arabayı kapının önüne park edip, belediyenin otopark görevlisi ile tanıştığımda yaşadım. Öyle bir araba kalabalığı var ki, park için ayrılmış yol kenarı çift dikiş olmuş.

Anahtarı bırakacaksınız.

Beyoğlu’nun en ücra sokaklarında bile bırakıyorum, sana mı bırakmıyacağım. Senki Kadıköy’ün en nadide, sahile yakın caddelerinden birinde görevli memursun. Üstelik üniforman var.

Fitness’a mı geldiniz?

Evet ve yaşasın. Ne iyi bir şey yaptım değil mi?

Ben orasını bilemem ama size 5 lira.

Diğerlerine 3 lira mı?

Hayır 7 lira.

Şanslı günümdeyim. Bir an evvel arabadan inip içeriye girme telaşındayım. Çantamı aldım. O arada, arabadan çoktan çıkmışım zaten. İçinden cüzdanı çıkaracağım yok. Cüzdan yoksa para da yok, ehliyet de yok. Ama asıl derdim, eve gidip gelirsem, gerçi en fazla 15 dakika tutar ama, kesinlikle bu drama hazırlıklı değilim ve kaldırabileceğimi de sanmıyorum, bu yıkımıma sebep olacak. Nedense aklıma her koyduğumu, o an gerçekleştirme zarureti ruh halindeyim. Artık yüzüm ne hal aldıysa, otopark görevlisi, aslında bu şekilde isimlendirmek yanlış olur çünkü ortada otopark falan olduğu yok, sadece geniş bir kaldırım kenarı var, her neyse, halime acımış olsa gerek;

Bir dahakine verirsin abla, dedi.

Bu arada, laf arasında bizim buraların halkına acayip ısınmış durumdayım. Seneler ne kadar ilerlerse ilerlesin, silüetim ne kadar değişirse değişsin, “abla” statüsünden bir gıdım bile kımıldamıyorum. Halbuki geçenlerde arkadaşlarla Balat, Eyüp falan oralara gittik, bir anda Teyze oldum. Teyzem de çok güzel insandı ama, ben yine de bu hitap şeklini kaldıramıyorum. “Yenge”ye bile razıyım.

Asıl derdim otopark parası değil. İçeride para ödeyememe kaygısı. Ödeyemezsem başlayamam. Halbuki öyle bir hevesle kalktım ki o perşembe sabahı… 2-3 saat, rızkımız neyse, fitness yapıp fit olacağım sonra eve dönüp duş alıp acil haftalık Bumed atölye programıma koşacağım. Yerimde duracak, durdurulacak gibi değilim. Yürüyüş falan da kesecek gibi değil. Zaten olsa arabayla gelmezdim.

İki saniye kadar düşünüp taşındıktan sonra kaldırım otoparkçısına;

Eh, alacağın olsun, sağol, dedim.

Ve içeriye girip şansımı zorlamaya karar verdim. Zihnimden de şöyle geçiriyorum; ne fark eder ki, zaten pazarlamanın şanı açık kapı deneme günlerinde yatmıyor mu, bu günü de ona saysınlar.

Uzun lafın kısası bu cüzdan yok badiresini atlatıp eve geri gidip gelmeden fitness’ın kapısından içeri girmeyi başarmışım, galoşlar mı beni yıldıracak? Göğsüm dik, yine de eğilerek ayaklarıma o mavi plastikleri geçirdim. Bu arada karşılayıcı kız heyecanlandı. Resepsiyon bankosunun yanından dışarı fırlayıp yanıma gelecekmiş gibi ilerledi. Hah dedim benimle ilgilenecek. O da ne? Hiç alakası yok, arkalarda birine gülerek el kol işaretleri yaptı ve tezgahta duran cep telefonunu aldı, konuşmaya başladı. Resepsiyonda başka bir genç çocuk daha var. Aslında ikisi de çocuk yaşta. Okul çıkışı ilk işleri havasında, ders saatini nasıl kaynatırız davranışlarındalar.

Ayağımda mavi galoşlar, deyince aklıma geldi de ilerleyen senelerde eller için de galoş icat edilir mi? Uyum-görüntü açısından bir sorun olmaz sanırım, başımıza da geçirsek bir tane galoş kabul görür sanki… Sabırla bekliyorum. Ne de olsa her an kendimi makinelerin üzerine atabilirim, ya da aşağıdaki toplu börek çörek yapılan salonun, şimdilerde Pilates tabir ediliyor, yerinde mavi minder sürünmeye başlayabilirim. An meselesi. Çok heyecanlıyım. Uzun zaman oldu fit olmaya kalkışmayalı.

Kız telefonunu kapadı, buyurun diyerek beni bir odaya aldı. Özel görüşme yapılacak. Kendimi bir zamanlar Kiki’ye ilkokul ararken ki yaptığım görüşmelerde zannettim. O da ayrı bir konu. Alt tarafı okula kabul edeceksin. Bu bir ilk okul, adı üstünde. Onca zeka testleri, psikololojik görüşmeler, akıl kliniği mi söz konusu olan, nedir, ben mi bilmiyorum yoksa… Bana sorulsa, ki merak etmeyin kesinlikle sorulmuyor, eğitimin kalitesi, eğilmezi eğdiğin anda kendini gösterir yahu… Elastik çubukları seçerek beğenip almışsın, sonra da bir güzel eğmişsin, marifet bunun neresinde? Konudan fazla kaymayayım. Biz kızla, hap kadar odaya geçtik. Kapalı kapılar ardında karşılıklı oturduk. Aramızda masa kadar mesafe var.

İnteraktif ön gülüşmelerden sonra öğrendim ki ya 6 aylık ya da 1 senelik taahhüt vermek durumundayım. Ve bu taahhüdü de önceden ödeyerek, peşinen yapmalıyım. Yüklenici firma mıyım ben yahu?

Neden ki? Ona göre makine mi alacaksınız? Bu kadar fazla fit olmayı arzu etmeme rağmen yine de gelemeyecek olursam? Ya başıma bir felaket gelirse…

Düpedüz benden geleceğe, tabii bu daha çok fitness salon sahibinin geleceği, yatırım yapmam bekleniyor. Yoksa o makinelerin çapağına, yer minderinin ipliğine bile dokunamam.

Peki, dedim. Bana bir şey olursa varislerim bu yatırımımdan yararlanabilecek mi?

Malesef, efendim.

Belirli bir yüzdesi falan bile mi varislerime aktarılamayacak?

Çok şakacısınız.

Haaa…

Bu nasıl bir dolaptır yahu?

Sesim çıkmayınca kız ısrar etti. Toptan ödenince aylık olarak çok daha ucuza geliyor.

Yok ben aylık ödeyeyim, indirim yapmayın.

Onu yapamıyoruz.

Paramı ne diye hayali bir üyeliğe bağlayayım ki. Taşınmaz mı alıyorum, canım? Hem miras da bırakamıyorum.

Baktım ki bu işin oluru yok, gerisin geri çıktım dışarıya. Bu dolaba hala akıl sır erdirmiş değilim. Sonradan öğrendim, ki bazı nezih fitness merkezlerinde, lüks otellerde bulunanlardan bahsetmiyorum, bir de hava parası varmış. Neyi kabul ettirebilirsen artık, 1-2 binden başlayan 3-5 bine kadar çıkan.

Bu hava parası, ayıptır sorması ama neye tekabül eder? Zor durumdaki tiyatro koltukları satılır ya bazen… Sponsorlar koltuk satın alırlar, salona girildiğinde görürsünüz hani, altın kaplama plakaların üzerinde şık kara harflerle o koltuğun sahibinin ismi okunur. Benim ismimi de gümüş plaka üzerine kazıyıp, kürek makinesinin yanına mı yapıştıracaklar?

Ya da diyorum ki bu dolap aslında fitness üyeliği kisvesi altında gizli bir “yüzük kardeşliği”. Dolayısıyla şu hava parası da bu kardeşliğe dahil olabilmek için isteniyor. Böylesi bir açıklamaya bile inanın inanacağım, babadan oğula kalabilse bu üyelik. Ama o da mümkün değil…

Uzun lafın kısası, gel de Fransa’da yaşadığın o cennet günleri arama…

Durum şu: Cebimde aylık paramla hiç bir fitness salonuna kabul edilemedim. Tek alternatifim açık havada belediyenin koyduğu demir aletlere takılmak.

Nasıl hayatta kalacağını gerçekten öğrenmek istiyor musun? İnsanların seni sevmelerini sağla. Ah. Beklediğin bu değil miydi? Oyunların tam ortasındayken -açlıktan ölürken ya da donarken- biraz su, bir bıçak ve hatta birkaç kibrit, hayatla ölüm arasındaki farkı yaratabilir. Ve bu şeyler sadece sponsorlardan gelir. Ve sponsor bulmak için insanların senden hoşlanmasını sağlamak zorundasın. Şu anda tatlım, iyi bir başlangıç yaptığını söyleyemem.

Açlık Oyunları – Suzanne Collins

Reklamlar