Etiketler

, , , , , , ,

Yazacaklarımı önceden tasarlamanın rahatlığı bir kenara dursun çala kaşık girişmenin de kendiliğindenliği çok çekici gelir. Yazdığın dili iyi bilmek, okurken başkalarının kullanım hatalarını fark etmek ne kadar kolaysa, hatasız yazmak da bir o kadar zor. Kısa notlar ve alışveriş listelerinden gayrı bir şey yazmadığım bu son günlerde ellerim gramer kurallarını unutmuş. Kelimeleri unutmuş. Cümle yapılarını unutmuş. Arabayla her gün gittiğin bir yolu düşünmezsin, burada ben hariç demeliyim, bırakırsın akışa, direksiyon kendi yolunu bulur. Gel gör ki, iki haftalık tatil dönüşü ilk günler sapağı kaçırmamaya dikkat kesilirsin.

Son zamanlarda bir kenara bıraktıklarım sadece yazıyla kalsa, o da iyi. Artık yürümüyorum, sabahları erken kalkmıyorum. Kalksam da başka işlerle uğraşmak zorunda kalıyorum. “Dum” açıkcası, düne kadar. Hareketsizlikten öyle şiştim ki, göl ortasındaki nilüfer yaprağı üzerinde bağıran yeşil kurbağaya dönüştüm farkında değilim. Yaprak üzerinden atıp tutmak kolay. Halbuki elinde torba kurbağa-bacağı-severlere malzeme toplayan, çoluk çocuk, genç, yaşlı, erkek, kadın gölün etrafını sarmış. Bacaklara kuvvet dün bir sıçrayış yaptım, sıcağa aldırmadan kendimi sahile attım. 8 kilometre yürüdüm. 500 kalori yaktım. Adımlarımı ölçen, tartan telefon programının yalancısıyım. Akşam yatarken saatimi kurdum, kahvem bitsin kahvaltımı edip yeniden sahile çıkacağım.

Aslında böylesi sıcak bir pazar günü saat öğleye yaklaşırken sahilde bir başına olacağımı düşünmekle ne kadar yanılmışım. Ağaçlar altında serili yatan pazar piknikçileri dışında… Karşılaştırma yapmadan geçemeyeceğim. Pazar günleri piknik adeti Fransızlarda da var. En azından Lyon’da bu böyle. Her pazar Parc Tete d’Or piknikçilerle dolar taşar. Yalnız ağaç altında devrilip uyuyanına pek rastlanmaz. Kitap okurlar o başka. Dünkü piknikçilerde her yaygının üzerinde en az bir kişi uyuyordu. Neyse bırakayım o piknikçileri, asıl garibime giden öğlen saatlerinde düzenlenen koşu ve fitness etkinliği oldu. Sağlıkçılar tüm medyalardan saat 11:00-15:00 arası mümkünse dışarı çıkmayın şeklinde yırtınırken, derdi mal satışında, bilinirlik oranının artışında olanların düzenlediği bu toplu intihar girişimi önünde, başımda kasketim, elimde su şişem adımlarımı hızlandırarak eve döndüm. Onlar devam etti.

Koşu yapanlar da bir yana, Suadiye taraflarında kayaların üzerine yerleşerek serinleyenlere nasıl imrendim anlatamam. Fakat oralarda deniz yosunlu. Şimdi bakıp arzu etmek bir şey, arzu edileni yerine getirmek bir başka şey. En azından ayağıma deniz ayakkabısı edinmeliyim ki cesaretim toplansın. Ayrıca o ayakkabılar her sene Dilek Yarım adasının en uç koyundaki çakıl taşları üzerinde yürümeme de yardım edecek. O taşlara basmadan denize girilmiyor da… Aaa bana hiç dokunmuyor, hissetmiyorum bile diyen olursa vururum. Ağırlık meselesi bu… Bana dokanıyor. Cam kırıkları üzerinde yürüsem bu kadar olur, o derece yani…

Yürüyüşten sonra zihnim açıldı, yeni fikirlerle dolup taştım. Bir an evvel eve dönüp yazma ihtiyacındayım. Bir de baktım ki netbook’um yok. Her yeri alt üst ettim bulamadım. En son gittiğim yeri aradım. Öyle bir şey bulmamışlar. İnanasım gelmedi ama kim ne yapsın miadı dolmuş notebook bile olmayan netbook parçasını…

Tüm yazılarıma bir daha ulaşamayacak olmanın yarattığı bu-dünya-gelip-geçicidir-oğlum felsefesine zihnim öylesine kilitlenmiş ki arabadan inerken içinde unutmuş olabileceğimi düşünemedim. Evin içinde acı haykırışlarla yandım durdum. Umarım bu bana bir ders olur ve back-up’larıma öncelik tanırım. Ondan da önemlisi bu davranışımı sürdürürüm. Meselem başlamayla değil sürdürmeyle, benim.

Dün bir de şunu anladım ki her ne kadar umursamaz dursam da yazdıklarımın gözümde oldukça büyük bir değeri varmış. Kaybediyor olunca farkına vardım.

Kıssadan hisse: Dün gece yarısına kadar oturup hafızaları organize etmeye uğraştım. Tanpınar’ın tadil-ıslah-icat üçlüsünü yakalayabilmem için önce tasnif etmem gerekmez mi?

Reklamlar