Etiketler

, , , , , , , , ,

Dün akşam bir Bumed mevsimini daha kapattık. Bütün bir yaz boyunca bol bol yazma, bol bol okuma hayalleri içinde Eylül’e kadar ayrıldık. Biliyorum bu böyle sonsuza kadar gitmez ama mümkün olduğunca devam etmesi için elimden geleni yapıyorum.

Okul dönemi kapandıktan sonra yaz ayları haz ettiğim zamanlar olmaktan çıktı. Sonbahar’a gün saymaya çoktan başladım. Bu sabah Kuşadasına doğru, netbook’umu da yanıma alarak yola çıkıyorum.

Atölye’de fazla öykü, roman parçası olmadığında, ki çok az rastlanan bir durum, MG’un yaptırdığı, çok eğlendiğim bir alıştırma var. Aklınızda başı sonu olan bir hikaye, anı, gözlem, hatta fıkra bile olabilir, tasarlıyorsunuz. Kalem start’ı gelince tüm katılımcılar yazmaya başlıyor . Kafamızdakini kağıda aktarmaya çalışırken MG arada alakasız kelimeler söylüyor, amaç o kelimeyi duyulduğu anda metne yedirmek. Toplam süre 20 dakika. Neye niyet neye kısmet atasözünün hakkını bundan iyi veren alıştırma olmaz. Geçen haftalarda bir tane yaptık. Sonradan verilen kelimeleri kalınla geçtim. İşte sonucu:

BAK POSTACI GELİYOR

Cumaları postacının kapımı çalma günüdür. Bilirim. Beklerim. Yine de gafil avlanırım.

Bu sefer, mutfaktaki fazlalıkları ayıklayıp, çöp torbalarına doldurarak ev-sadeleştirme işine girişmiş, neredeyse kendimi kaybetmiştim.

Neler çıkmadı ki neler?

Musluğun üzerindeki dolabın en üst rafında iki sene evvelki bir günün gazetesini hem de özene bezene bira bardaklarının arkasına saklamış olduğumu gördüm. Viskilerin arkasındaysa bir fotoğraf duruyordu. Bodrum’dan gelirken gece yarısı araba yolda bozulmuş, Suat eriyen fren balatalarının yerine asfaltın kenarından bulduğu çakıl taşını yerleştirmişti. Yoksa kurda kuşa yem olduğumuzun resmiydi.

Kapı çalındığında merdivenin tepesinde ocağın yukarısındaki dolabın içinde duran boş yağ şişelerini inceliyordum. Öyle birikmişler ki…

Abla dedi, mektubun var.

Sağolasın dedim, nasılsın?

Valla nasıl olsun işte…

Ne oldu, hayrola?

Hanımın rahminde kist çıktı. Bir kaç güne ameliyata alacaklar. Haftaya yerime başkası gelir, artık. Haberin olsun dedim.

Çok geçmiş olsun be kardeş. Yapabileceğimiz bir şey varsa haber ver.

Sağolasın abla. Ben yine de senin emanetleri hazırlar bırakırım. Sen hiç merak etme.

Yok artık. Merak etmem, dedim.

Yılan gibidir bizim postacı. Dahası öyleydi bir zamanlar, geç getirdiği bir tebligat sonrası azarı işitene kadar. Şimdilerde aramızdan su sızmaz. Mahallede kapısına kadar çıkıp mektuplarını elden teslim ettiği bir tek ben varım. Bazen bazılarını yerine oturtmak lazımdır der, Suat.

Kapıyı kapadım. Elimdeki mektuba baktım. İzmir’den postalanmış. Sağ üst köşesine zımbalı bir kartvizit. Önder Ticaret. Kartın da sağ üst köşesinde bir araba resmi. Murat 131 mi ne? Kaldı mı artık bunlardan? Haliyle ne alıp sattıklarını anlayamadım. Tek bildiğim Suat’ın adına gelmiş. İzmir’li bir firma. Hadi bakalım. İzmir’den olması ilginç. Hatta Çiğli’den.

Bütün işi gücü bıraktım. Elimde mektup, kanepeye yerleştim. Açıp açmamak konusunda kararsızım. Tek korkum içinden kırmızı ruj sürülmüş etli bir dudak tarafından imzalanmış bir mektup çıkması. Şeytan diyor aç mektubu. Suat’a da söyleme. Yok et. Postaya verilenler hiç kaybolmuyor mu günümüzde? Peki ya gerçekten dudak çıkarsa, o zaman da yok edebilir miyim?

Edemem.
Ederim.
Edemem. Edemem.

Elimdeki zarfı kaldırıp pencereden dolan gün ışığına tuttum. İçeriğine dair bir şey göremedim. El yazısı mı, matbu mu onu bile anlayamadım. Zarfın üzerindeki bilgilerle yetinmeye mi karar versem acaba?

Yüzeysel bilgiler ve günümüz koşulları bu zarfın içinden çıksa çıksa bir fatura çıkacağını fısıldıyordu. Fakat, kartvizitteki Murat 131 gibi duran bu çizgi araba ne işti? Gerçekten araba satıyor olsalar, Suat araba almak için neden İzmir’e kadar gitsindi? Gerçi geçen haftalarda kongre ayağına bir yerlere kaybolduydu ama… Peki ya aldıysa, ya gittiyse…

İster misin bu bana yapılacak bir sürpriz olsun? İstemez miyim? Haftaya 41. Yaş günümü kutlamayacak mıyız? İster misin bana bir araba almış olsun? İsterim, dedim ya…

Son zamanlarda çok koşturuyorsun oradan oraya karıcım…
Ay ne zahmet ettin, Suat.

Zarfı açıp açmamaya bir türlü karar veremedim. Bir yandan etli duklarına kırmızı ruj sürmüş pavyon güzeli Sevim, diğer yandan yenilenmiş imajıyla kırmızı Murat 131 gözlerimin önünde itişip kakışıyordu.

İşte bu Cuma gününü zarfı açamadan, mutfağı yerleştiremeden kanepenin üzerinde öylesine düşünerek bitiverdim. Suat eve geldiğinde postacının getirdiği zarfı, hiç bir şey yaşamamışım gibi önüne uzattım. Aldı. Açmaya hiç mi hiç yeltenmeden tam bir kenara koyacaktı ki…

İzmir‘de kim var, dedim.

Bilmem. Kimse, dedi.

Nedir bu Önder Ticaret?

Ne bileyim, hiç duymadım.

Peki açmayacak mısın?

Anlaşılan sen benden meraklısın.

Omuz silktim. Aç hadi, dedim.

Açtı.

Zarfın içinden bir araba faturası çıktı.

Önder Ticaret bizim muhasebecisinin arkadaşıymış. Suat’a kıyak yapıp eksik faturalarını tamamlamış.

Ya da arabayı Sevim’e, faturayı bizim eve yollamış.

***

Karşılaştırma açısından daha önceki alıştırmaların linki:

İlk yaptığımız: Küçük Bir Hikaye

İkincisi: Kırmızı Kıpkırmızı

Reklamlar