Etiketler

, , , , , ,

Geniş kumsalı olan bir sahil beldesinde yazlık mekan tutmanın bir avantajı gürültücü takımın ki buna gençler ve çocuklar da dahil, tüm gece boyunca kıyıda aynı Caddebostan sahil şeridinde olduğu gibi yiyip, içip, oturup, şarkı söyleyip, eğlenmesidir. Kimi bisikletiyle, kimi yürüyerek gider. Bizim oralardan tek farkı ertesi sabah sahile inildiğinde bir gece evvelki eğlenceden bira/şarap şişe kırıkları, buruşturulmuş cips ve sigara paketleri, ay çekirdeği kabukları gibi tanıkların ortada olmamasıdır. Bunun iki anlamı olabilir ya belediye sabah karşı okunan ezanla işe başlayarak arı gibi çalışır, ya da görünüşte medeniyetten uzak yerin sanıldığı kadar uzak olmamasıdır.

Dün akşam terasta oturup Murakami’nin Paris Review’a verdiği röportajı okuyordum. Bizimkiler Baykuş nidalarıyla koşarak geldiler. Anında oturduğum yerden fırladım. Baykuş dediğin hayvanat bahçelerinde olur. Gerçi buralara gelip gitmeye başlayalı yarasa, gelincik, kirpi, yaban domuzu, kıstırgaç tabir edilen minicik ama baş ya da kıç tarafında, bir türlü çözemedim, akrep ve/veya ıstakoz kolları olan, bir kıstırdı mı bilmiyorum artık ne olan ama olacağından çok korkulan haşarat vs türünden bir çok hayvanı yakinen tanıdık.

Bu sitenin evleri 6’lı bloklar halindedir. Köşelerdeki bahçe alanları en fazla olduğundan en şanslı oturanlardır. Bizim altılı köşenin karşısı köşesinde site lambasının arkasında yukarıda bir yerlerde bir baykuş oturuyordu. Aman ışık tutalım da bakalım, yok fotoğrafını çekelim derken eldeki telefonların kameralarının yetersiz geldiği anlaşıldı. Bir koşu içeriye büyüğünü almaya gittim. Geldiğimde zavallı Baykuş biz görmemişlerin altında çıkarmış olduğu kargaşadan ürkmüş olacak ki karşı bloktaki bitişik nizam evlerin ikincisinin çatısına uçuvermiş. Haliye sokak lambasından da 100-200 metre uzaklaşmış. Yine de acele usul bir kare yakalayayım dedim. Olmadı tabii ama hatıra, ne yaparsın. Solana kadar, sönene kadar blogda kalıversin. Yine de gözlerinin parladığı görülüyor değil mi? Olmayan baykuş fotoğrafı yerine buzdolabımızın süsünü resimledim.

Poseydon Temmuz-Ağustos tatilcilerini pek sevmez. Kalabalığızdır, gürültücüyüzdür, çoluk-çocuk-torba-sepet gelmişizdir. Yine de keyfi yerindeyse eğer, en azından sabahları sakin durur, öğleden sonra hanesine tecavüzler artmaya başlayınca Poseydon da köpürmeye başlar. Hele hafta sonları, özellikle Pazar günleri çoğunluk sabahtan siniri burnunda kalkar, güneş batıncaya kadar köpürmekle kalmaz, etrafta ne kadar çer çöp, dipte yosun varsa bulur getirir sahile üzerimize yığar. Ender durumlarda deniz analarını bile yardıma çağırır. Bir kaç sene başımıza gelmedi değil.

Ağustos’un son günleri yakında gideceğimizi bildiğinden, belki de biz Temmuz-Ağustos’çulara bakın siz gidince buraları ne kadar güzel olacak dercesine imrendirmek için sakinleşir, bal-kaymak kesilir. İşte o zaman anlarız Haziran ayında burada olanların ah siz gelene kadar şu deniz ne hoştu, ne keyifliydi, şansınıza mıdır nedir, bu sabah bir uyandık ki a-ha işte böyle olmuş dediklerinde neyi kast ettiklerini. Aklımız burada kalarak, seneye bir ayarlayalım da Haziran ve Eylül ayında da burada olalım yahu diye hayıflanarak, el-mecbur terk ederiz yazlıkları kendi kaderine…

Reklamlar