Etiketler

, , , , , , ,

Yaz mevsiminin bitmesini evde oturup beklemekle yazlıkta beklemek arasındaki tek fark, sonuncusunda her istediğim anda yürüyerek 5 dakikada güzel kumsal ve serin denize bedavadan ulaşabilmemdir. 5 dakika derken, yaz koşullarındaki yürüme hızımın oldukça değişken karakterinden dolayı, kış koşullarındakini ölçü-birim olarak aldım.

Yaz mevsimi hiç bir zaman tercih ettiğim zamanlardan olmadı. Okul zamanı okulu özler, sevdiğim bir işte çalışıyorken, evet yanlış yazmadım, bir zamanlar benim de severek çalıştığım işler oldu, o 1 ya da 2 haftalık yaz tatilinin bitmesini iple çekerdim. Mevsimleri sıralamaya koyarsam, son zamanlarda sıralama, sayma, sınıflandırma işlemleri baş uğraşım oldu, öncelikle sonbahar gelir. İstanbul gibi sonbaharı uzun bir şehirde doğmuş ve büyümüş olmanın, bu şehirden bir türlü vazgeçememekle yakından ilgisi var. İkincisi de kültürel ve sanatsal etkinlikleri. Kalabalığı. Kozmopolitliği. Ne kadar tekrar etsem azdır, böyle büyük ve kalabalık bir şehirdeki yalnızlığı seviyorum. İlla ki şehir merkezinde oturma derdim de, işte bu yüzden. 7 senelik Lyon macerası, 1.200.000 nüfuslu bir şehirde oturmak, bu anlamda çok zorlardı, kültürel ve sanatsal yönden güçlü, baskın bir şehir olmasaydı.

Bu sabaha karşı bir otel odasındaydım. Yüksek bir otel bu. Camları, Plaza tarzı. Ferah. Yaklaştığımda yeri göremiyorum, öylesine yüksek bir katta kalıyoruz. Tek manzara, karşıda yakın duran karlı ve yüksek dağlar. Aramızdaki boşluğu dolduran mavi, saydam bir duman. Kiki henüz küçük. Ortalarda koşturup duruyor. En büyük eğlencesi. Otel koridorlarında koşturmak genetik olsa gerek. Kazık kadar kızdım aynı şeyi yapardım. Mevsim yaz.

Büyük bir gürültüyle hepimiz pencereye üşüşüyoruz.

Çığ düşüyor.

Ama ne düşmek?

Okyanus dalgalarına benzer, tamamıyla bembeyaz kardan bir perde gözümüzün önünde bize doğru ilerliyor. Büyülenmiş, olayın güzelliğini seyrediyoruz.

Hadi içine girelim, diyor Kiki.

Aklıma, arkasından dolu dizgin bir dalga koşturduğu halde, sakin kayışına devam eden usta sörfçü geliyor.

Korkmuyorum. Bu çığdan galip çıkabiliriz.

Kaçmak lazım, diyor. Kiki nerede?

Bilmem ki nerede? Demin buradaydı. Biraz önce kar dalgasının içine girmek istediğini söylüyordu. Aşağı inmiştir.

Koş, arayalım.

Koşuyorum, aklım çığın altında kalmakta. Ayaklarım geri geri gidiyor.

Kiki’yi buluyorum. Yalnızız. O anda biliyorum ki Bebek Kahve’ye gitmemiz lazım. Kurtuluş orada. Boğazdan bir gemiye atlayıp karşı sahillere geçmeliyiz. Emin sulara.

İstemesen de bunu Kiki için yapmalısın diyor içimdeki ses.

Kararsızım. Risk almak istiyorum. İşte o zaman bir korku baş gösteriyor içimde. Biraz evvelki o coşkun beyaz dalgalara hayranlıkla bakan sakinlikte değilim artık. Bununla birlikte başka bir ses en hayırlısı diyor… Çığa doğru koş. Koş.

Tam bu anda, sabah oldu. Uyandım. Daha devam etseydi ne olacaktı?

Kararsızlıktan yarılacaktım. İşte o zaman bu güzel rüya bir kabusa dönecekti. Çekirdek’in hediyesi karar sarkacını da alıp rüyama taşıyabilsem, mesel mesele çözülecek aslında. Belki bu akşam yattığımda sabaha karşı sularında biri bana sıkıştığımda başvurabileceğim sanal bir karar sarkacı hediye eder.

Gelelim bu rüyayı nasıl yorumladığıma…

O beyaz çığ var ya, ev-aile işleri…

Bebek kahve ise yazılarım, bitmeyen romanım…

İki ucu ballı değnek anlaşılacağı.

P.S. Son zamanlarda Rebecca West’in Paris Review röportajını okudum da… İsyanım ona.

Reklamlar