Etiketler

,

Yazmadan yerimden kalkmayacağım, dedim kendi kendime.

Kiki’yi Paris’e götürüp bıraktıktan sonra  bu kendi kendine demeler haliyle çok arttı.

Hadi kalk artık başla yazmaya?

Ne yazayım?

Bana mı soruyorsun? Bir sürü yarım kalmış işin var. Hiç bir şey bulamıyorsan Paris maceralarını dök bir kağıda, bakalım .

Dur şu sayfayı bitireyim kalkarım.

O sayfa 10 sayfa olur, 100 olur yine de sen koltuktan kıpırdamazsın. Kimi kandırıyorsun?

Baaa, kimseyi.

O zaman kalk, yürüyüşe çık.

Bu sıcakta mı?

Farz et ki ekvatorun göbeğindesin, orada yaşayanlar hiç mi yürümüyor zannediyorsun?

Bilmem, hiç düşünmemiştim.

Zaten ne zaman düşünmeye başlayacaksın, merakla bekliyorum.

Sen bir sussan diyorum.

Niye susayım ki, susmam için senin yazman lazım. Mekanik bir şey bu.

Şurada iki satır okumaya çalışıyorum, yaptığın işe bak. Kocakarı gibisin.

Tam üstüne bastın.

Nasıl yani?

Seni sen yapan bu genler kaç yaşında zannediyorsun?

Git başımdan yahu ben daha 30’uma bile girmedim.

Küçül de cebime gir.

Hadi 32 olsun. Ama senin dediğin gibi 30.000 yıllık da değilim.

Bırak şu kitabı artık. Okuyacaksın da ne olacak? Bir gıdım ilerletemedin şu yazdığın romanı.

Ya bak bu kitap çok ilginç. Adam yazar. Sürekli aklı havada, kendi yazdıklarında, yarattığı dünyada falan, asla bulunduğu anda olmadığı için karısı kapının önüne koymuş. Şimdi köpek gibi pişman. Hem iki çocuğunu hem karısını geri kazanmak istiyor. Bir de geçmişiyle ve sınıf ayrılıklarıyla iç hesaplaşmaları var. Hem sosyolojik hem psikolojik.

Ne o? Başıma gelir diye mi korktun. Ondan mı bu durgunluğun?

Her şeye bir yapıştırma yapma huyundan vazgeçsen diyorum.

Yalan mı?

Yalan. Beyin, düşünceler ve beden farklı nesnelermiş gibi davranıyorsun ki öyle değil.

Mantığını pek anlayamadım ama hadi öyle olsun. Hem madem bedenim ve ruhum biz bir bütünüz diyorsun, kalk o zaman şu günlük sporunu yap.

Son 100 sayfa kaldı yahu, rahat bırak beni. Bak ama… Olivier Adam gerçekten çok başarılı. Hoşuma gitti. Hem sonra bir kaç senedir ikinci roman olarak kafamda yuvarladığım şey hakkında bir öykü kurgulamış. Ben başka tasarlamıştım gerçi o da başka, ama bu da fena değil. Çok ilgimi çekti. Hem bunun mucizevi bir tesadüf olduğunu düşünmüyor musun?

Neyin?

Bu kitabı almak hiç aklımda yokken son anda Nouvel Observateur’ün tavsiyesiyle Paris’te tüm dükkanların kapalı olduğu, Champs Elysee’deki Virgin’in bile, ne zamandan beri bilmiyorum, kepenk indirdiği bir pazar günü deli danalar gibi dolaşıp açık kitapçı aramak, sonunda Saint Germain’de ayağımın altında o güzel dükkanı, L’Ecume de Pages, Sayfaların Köpüğü, hani belki Fransızca anlamazsın diye söylüyorum, senin zamanında Boris Vian yoktu ne olsa, bulmak… Bunların hepsi tesadüf olabilir mi?

Senin düşündüklerini yazmış bir yazarın kitabını buldun da okuyorsun diye kadere mi inanır oldun şimdi? Bence sen o müze, bu müze gezeyim, rehberli tablo analiz okumaları yapayım derken, semboller ve işaretler konusunda kafayı yedin. Ha bir de o kilitli köprüler seni baştan çıkardı.

Bak şimdi… O konuya bilahare geleceğim de önce sen şunu söyle bakalım ben kafayı yiyorum da sana nasıl bir şey olmuyor?

İç sesler, iç varlıklar özerktir. Bunu sana kimse anlatmadı mı? Senden öncekileri ve hatta hiç gün yüzü göremeyen zavallıları temsil eder. Senin geldiğin evrenin ortak sesidir.

Hah şöyle bak itiraf ettin işte. Demek ki asıl siz hepiniz yaradılıştan bu yana özerk ve tahtaları eksik genlersiniz. Bırakın beni boşaltın içimi diyeceğim ama bunun kurtuluşum olacağına pek ihtimal vermiyorum.

Yine de kafan çalışıyormuş.

Canım, ciğerim, bak ne olur biraz sus. Bugün pazartesi ve çok işim var. Söz akşama seni lunaparka götüreceğim.

Reklamlar