Etiketler

, , , , ,

Bir işin ucundan tutmayınca arkası gelmez derler ya aynen öyle. Bazen tutsan da gelmez fakat için rahat eder, denemedim demezsin, onun yerine a-ah, bende kaz beyni varmış yahu, beceremedim, olsun, en azından bir şey öğrendim der oturursun, ben yani.

Dün itibariyle Paris yolculuğunun fotoğraflarını tasnif etmeye başladım. Ne var tasnif edecek demeyin iş çok karışık. Bir kere gün başına 700-1000 kare fotoğraf çekmişim. Sonra bu fotoğrafların bir kısmını makineyle bir kısmını iphone’la yapmışım. Bir kısmını bilgisayara aktarmışım, onları da her seferinde masa üstünden resimlerim dosyasına, indirmelerimden yedek hard diske kadar her biri değişik yerlere kaydetmekle kalmayıp, arada özel isimli, Paris, Lachaise, Eylül 2012, vs gibi dosyalar açmışım, aktardıklarımın bir kısmını makineden silmeden ertesi gün ardına yeniden fotoğraf çekmişim. Sonra hepsini yeniden aktarmışım. Bazen aynı kareden 2-3 kopya var. Bazen tek kopya. Bazısı hiç yok, makinede kalmış. Bazen sokak ortasında iphone’da hafıza bitmiş, hemen bir cafeye girip internet hattından fotoğraflardan bazılarını gmail’ime gönderip yer açmışım. Sonra onlar, gelen kutusunun diplerinde kalmış. Baktım ki bu işin düzenlemesini yapmak haftalarımı alacak, dolayısıyla kolları sıvayıp her zamanki alışkanlıkla çala kalem yazmaya giriştim.

Çala kalem derken, kendime göre bir düzenim var elbette. Düzensizler iyi bilir, bu kaos tutkunlarının aslında kendilerine has, tıkır tıkır işleyen bir sistemleri vardır. Benim sistemim de şu; öncelikle hoşa giden bir fotoğraf, bir resim bulunur, bir beş-on dakika o görsele aval aval bakılır, sonra yazmaya başlanır. Çoğu zaman yazı, seçilen fotoğrafla alakasızdır, o da kader mi diyelim yoksa nöron bağlantılarının Avrupa standartlarına uygun olmayışı mı diyelim, öyle bir şey işte. Bu konuya pek hakim değilim. Önce yazıp sonra uygun fotoğraf seçtiğim pek nadirdir. O zaman da o yazıdan ne köy olur ne kasaba, ki bu gönderide başıma gelecek olan korkarım budur.

İyisi mi bir fotoğraf bulayım.

Gad Elmaleh’in dediği gibi, tanımayanlar için söyleyeyim kendisi Fransa’nın Cem Yılmaz’ıdır, Rothschild değilsen eğer, Paris’te kalacak yer bir sorun. Üç yıldızın altındaki oteller içine girilecek gibi değil, üç yıldız olanların, eğer elinizde iyi bir adres, referans yoksa büyük kısmı, mobilyaları, halıları, duvar kağıtları, kısacası her şeyi ikinci dünya savaşından kalma ve asansörsüzdür. Dış görünüşlerine diyecek bir şey yoktur. Mimarisi mükemmel, bakımı mükemmeldir. Öyle köşesi kopmuş, kırık-dökük-çatlak balkon, pencere kirişi vs, göremezsin. Ülke hasreti çekiyorsan ve çok göreceğin geldiyse eğer, müzelerin antik dönem sergilerini tavsiye edebilirim. Biz evin dışına pek önem vermeyiz ama… Mağaradan bozma izbe bir yere girersin, içeride home cinema tesisatından tut, sensorlu lambalara, seni gözünden tanıyıp buyur eden akıllı kapı zillerine kadar her türlü teknolojik sistem karşılar. Burada tam tersi. Binaların dış yüzeyleri mükemmel, zaten sıkıysa mükemmel tutma belediye yaşatmaz. Kendi düzeltip faturayı sana yollar, el mecbur ödersin.

Neyse, 20 günlük maceranın ilk 10 gününde şu adresten bir stüdyo kiraladım. Tavsiye ederim. Yarısını peşin verdim, yarısını anahtarı alırken ödedim. http://www.apartmentparis.fr/

İkinci 10 gününü ise www.booking.com sitesinden bulduğum ASANSÖRLÜ bir otelde geçirdim. Bu arada ilk evin asansörü yoktu ve 3. kattaydık. Parantez içinde yazıyorum; 20 gün boyunca ne bulduysam yedim buna rağmen gram almadan geri döndüm. Yürümekten ve merdiven inip çıkmaktan perişan oldum ama şimdi çok formdayım.

İkinci 10 günde 1 gün, otelin bulunduğu Les Gobelins’den yürüyerek Luxembourg taraflarına iniyordum. Eskiden goblencilerin bulunduğu bu yer şehir merkezine çok yakın. Monge meydanını geçip, Monge bulvarından ilerlerle, Okullar sokaktan dön, hop Saint Michel bulvarının üzerindesin. Neyse işte sağa sola bakınarak sevdiğim yerlere doğru iniyorum, evet iniyorum, Paris düz olmasına düz bir şehir de… aralarda hem rakım, hem rakam açısından İstanbul kadar olmasa bile tepeleri var, gözüme pırıl pırıl bir bina ilişti. Baktım otelmiş. Şöyle bir yanaştım tarifesi de mükemmel. Tanrım bu bir rüya mı? Aklımdan şöyle geçiriyorum, olmadı bir gece daha kalırım sonra işim çıktı ben geri döneceğim vs bir şeyler kıvırır o otelden ayrılır hemen buraya geçerim. Hızla kapıdan içeri girdim.

Boş oda var mı?

Var.

Peki 11 Eylül’e kadar boş mu o aynı oda?

Boş.

Tam ayırttıracağım, şeytan dürttü.

Görebilir miyim?

Şu an dolu. Ama girişte aynısı bir oda var onu göstereyim.

Tamam.

Anahtarı aldı. O önden, ben ardından koridorda ilerliyoruz. Oldukça modern. Rengarenk boyanmış, İkea’nın çocuk bölümünde miyim, Paris’in göbeğinde miyim belli değil. Gözüm koridorun sağına takıldı. Bir kaç oda kapısı açık, oda sahipleri yatak üzerine uzanmış siesta yapıyor. Garibime gitmekle beraber, sesim çıkmadı yol gösteren otelciyi yakın takipteyim. Neyse çok fazla ilerlemeye gerek kalmadan solda bir kapının önünde durduk. Anahtarla açtı. İçeriye buyur etti. Ben diyeyim 2 metre kare siz deyin 3. Bir yatak, bir dolap, bir başucu, bir ayna. Başka da bir şey yok.

Tuvalet nerede?

Hiç cevap yok. Kolu koridoru göstermekte.

Peki banyo.

Yine cevap yok. O kol, aynı şekilde, aynı koridoru göstermekte.

Şimdi anlaşıldı diyorum içimden oda kapılarının neden açık olduğu. Ulaşım kolay olsun hesabı.

Koridor malikleriyle ortak kullanım mı yani?

Evet anlamına gelen bir baş sallamasının ardından;

Peki şu boş dediğiniz oda nasıl? Aynı prensip mi?

Bir öncekinin aynısı baş sallaması.

Asansör var mı?

Bu sefer farklı baş sallaması. Hayır anlamında.

Peki, dedim. Çok teşekkür ederim. Bu ziyaretten çok memnun kaldım, yalnız arayı uzak tutmakta fayda var.

Banyosu, tuvaleti koridorda olacak olduktan sonra, kafam kızmasın, gider metro istasyonunda yatarım. Gece 12’de kapılar kapandıktan sonra, oradan emniyetlisi yok. Sabah kalkınca ayağımın dibine gelen metroya biner, her hangi bir gar durağında, Paris’in garları çok, inerim, otomatik duşhanelere gider, bozuk paralarımı atar yıkanır üstüne de bir güzel kurunur çıkarım. Çamaşırdan ne farkım var?

Reklamlar