Etiketler

, , ,

Her şeyin bir zamanı vardır deyip işleri oluruna mı bırakmalı yoksa oldurmak için zaman mı yaratmalı? Her iki seçeneği de, hatta ilkini biraz daha fazla denemiş biri olarak bu birincinin pek bir işe yaramadığını söyleyebilirim. Yani zaman elimde olmamışlardan büyük bir birikim hesabı bırakarak akıp gidiyor. Belki de zaman değil, ben akıp gidiyorum. Giderken ucundan köşesinden bir yerlerine tutunursam diyorum ne olacaksa artık…

Sinematografik, oldukça hoş bir rüya görüyordum aniden uyandım. Bu yüzden olsa gerek güne kötü başladım. Yetmezmiş gibi kahvaltımı ederken bir Danimarka filmi seyrettim. Miras. Ulrich Thomson’ın o soğuk oyunculuğunu nedense pek seviyorum. Film güzel olmasına güzeldi de, bitince şu cümleyi karalamışım deftere: Bazen ne yaparsan yap hayatın bütünü buruk bir aşk hikayesi olmaktan öteye gitmiyor. Anlaşılacağı moraller bugün tavan yapmış.

Sonra oturdum Paris fotoğraflarını ayırdım. Niyetim başlıkta yazdığı üzere, kendi oturduğu evi ve atölyesini müzeye dönüştürerek devlete bağışlayan 19. yüzyıl Fransız sembolist ressamlardan Gustave Moreau’dan başlamak. Neyse işte tasnif, seçim derken zaten 300’ün üstünde fotograf çekmişim, bunlardan 100 kadarını blogda kullanmak üzere yıldızlamışım, o arada öğlen vaktini etmişim, tam başlayacağım yazmaya içeriye ajandamı almaya gittim. Ajandam olmadan asla gibi bir durum söz konusu son zamanlarda. Paris Notları’m dahil her türlü kısa karalamalarım o ajanda da.

Bulamadım. Bulamadıkça sinirlendim. Sinirlendikçe karnım acıktı. Aç karnına düşünemez oldum. Çalınmış gibi bir his doğdu içime. Kim çalar kıytırık ajandayı? Hadi Moleskine diyelim ama kullanılmış, neredeyse paramparça. Murakami olsam ve ajandamı kaybetsem, çalındığına inananayım. Gel gör ki öyle bir durum yok.

Bu arada aklıma geldi, yolda yürürken diyelim O. Pamuk’un içinde bir sonraki kitabına ilişkin notlarının olduğu ajandayı bulsam ne yaparım? Geri verir miyim? Hassas bir konu… Düşürdüm diyelim. Sesini duymaz mıydım? Yine de geçen haftadan bu yana gittiğim ve arayabileceğim tüm yerleri telefonla yokladım. Yok.

Yukarıdaki satırları yazdığımda gün Pazartesi’ydi. Gönderiyi tamamlayamadan evden çıkmak zorunda kaldım taa ki bilgisayar başında olduğum şu ana kadar. Akşamları eve uğradıysam da yatağın yolunu ancak buluyordum.

Sonra dün bütün günümü İstanbul sokaklarında Eminönü’den başlayarak, Sultanahmet, Kapalıçarşı, Beyoğlu, Kadıköy vs gezerek harcadım, ajandamı aradım. Hiç bir yerde yok. En sonunda olsa olsa yine evde olacağına karar vererek geri döndüm. Ve bir dolabın kenarında araya düşmüş bir şekilde buldum. Bugün benden mutlusu yok.


Gustave Moreau Müzesi, Paris’e gideceğim belli olduktan sonra, her yazısını kaçırmadan keyifle okuduğum, zaman zaman geri dönüp okuduklarımı birkez daha gözden geçirerek sıkı takipte olduğum bir kaç blogdan bir tanesi olan kadınbedensahnedünya ‘nınyazarı tarafından getirilen bir öneriydi. Daha öncesinde adını bile duymuşluğum yoktu. 6 günlük müze kartı aldığımda bir yarım günü Moreau’ya ayırmaya karar verdim. Hatta şimdi itiraf edeyim 1-2 saatten fazla almayacağını düşündüm. En nihayetinde ev-atölyeydi. Ve Paris’te insanlar bize oranla sıkışık yaşıyorlardı. Gezilecek olan kaç metre kare bir yer olabilirdi ki?

Bu ön yargılarımda yanılmamışım. Nitekim küçük bir mekan ancak bir türlü içinden çıkamadım öylesine tarih ve sanat yüklü. Evin her bir köşesi dolu. Parantez içinde söyleyemeden edemeyeceğim, Paris müzeleri oldukça dolu, dopdolu. Bizimkiler çıplak göründü gözüme, öylesine dolu. Dışarı çıktığımda müze kapanmak üzereydi, bir tek beni bekliyorlardı.

Yukarıdaki fotograf müzenin bulunduğu sokağın görünüşü. 10 gündür Paris’teydim ve bir yokuşla ilk defa karşılaşıyordum. İstanbul hasreti başlamış olmalı…

Müzenin küçüklüğünün kanıtı : odaların küçüklüğü sebebiyle sınırlı sayıda ziyaretçi…

Binanın dıştan görünüşü. Anlaşıldı ki elime hangi fotoğraf gelirse onu yorumlayarak sıra falan takip edemeden gideceğim. Yoksa günlerimi geçirmem gerekecek.

Gustave Moreau’yu neden sevdim?

Birinci sebep eserlerinde resimle öykünün iç içe olması. Genellikle antik dönem mitolojik öyküleri ya da kutsal kitap manzaralarını çalışmış. Resimleri oldukça özenli ve zengin. Zaten yeni bir yapıta başlamadan önce aynı Ingres gibi not defteri tutarmış. Kırmızı kaplı. Okuduklarından hoşuna giden parçaları yazmış, onu esinlendiren konuları kaydetmiş. Sonra da inanılmaz sayıda eskize girişmiş.

Atölyesinde 5000’in üzerinde eskiz var. İşte başta neden müzeyi kapatana kadar kaldın diye düşünenler olduysa, bu 5000 kara kalem çalışmanın her birine teker teker baktım. Ayrıca öyle güzel bir şekilde dolaplar içerisine düzenlenip yerleştirilmişler ki bakmasam ayıp olacaktı. Öyle hissettim.

Moreau’nun sanatı üzerine çok fazla düşünen bir ressam olduğu evin her köşesinden ziyaretçinin suratına fışkırıyor. Ayrıca defterler dolusu günlük tutmuş ve fakat bunları toplayıp bastırmayı hiç düşünmemiş. Yalnız sanat üzerine yazdığı notların bir kısmı 1984’te yayınlanmış. Müzenin dükkanında göremedim. Aslında bakacak vaktim de pek olmadı, biran evvel çıkmam bekleniyordu.

Moreau’nun resim zevkini 8 yaşındayken mimar babası keşfetmiş. Kara kalemi güçlü. Sembolist.

Zamanında, Fransa’daki ressamlar senede bir yapılan Salon’lara hazırlanırlarmış. Bizim kitap fuarları gibi. Resim meraklıları, koleksiyoncular, amatörler bu salonları ziyaret eder, yeni ressamları tanır, tablo alır ya da sipariş verirlermiş. Dolayısıyla en büyük tablolarını ki bunlar devasa ve oturduğu dairenin üstünde yer alan 2 kat atölyede sergileniyor, işte bu salonlar için yapmış. Diğer küçük yağlıboyalar, suluboyalar, çizimler vs ise zamanın ve mahallenin burjuva ailelerine yönelik olmuş.

İlk başlarda güncel olayları farklı bakış açısından resmetmeyi düşünmüş. Hatta 1870 Prusya savaşı ve Komün sonrasının yenik Fransa’sı konulu bir projeye başlamış. Sonra bu işi çok da derinlikli bulmayarak mitik ya da kutsal kitap konularına zamanın çöküşüne aktarmayı tercih etmiş. Ya da tam tersi zamanın çöküşünü kadim manzaralarda aramış. İyi ki de yapmış. Bu arayışında farklı bir bakış açısı ve teknik geliştirmeyi de ihmal etmemiş.

Resimlerinin en bayıldığım yanlarından bir tanesi, tablolarının üzerine gravür misali gerek füzen, gerek renkli kalemler, gerek mürekkeple yaptığı, o muhteşem zenginliği veren çizimler.

En ünlü tablolarından biri de Les Chimeres; yarı aslan yarı keçi, tamamı ejderhaya benzer mitolojik hayvanlar. 7 ana günah.

Dediğim gibi bütününden çok detaylara takılıp kaldım.

Les Chimeres, beyaz hazırlanmış tuval üzerine karma ve karmaşık tekniklerkle yapılmış tam sevdiğim gibi; füzen çizgiler, yağlı boya kısımlar, kahverengi, siyah ve kırmızı kalemle yapılan çizimler var. Tablonun ön kısmında 7 günahın içinden Superbia, kibir, Acedia, tembellik ve İnvidia, kıskançlık birleşip yükselerek tam ortasındaki Luxiria, lüks ve şehvet düşkünlüğüne dönüşür. Moreau’nun en fazla taktığı, zamanın en büyük çürümelerinden biri olsa gerek. Şimdiyi görse ne olurdu adamcağız, meraktayım? Bu tablonun annenin ölümünden sonra yarım kaldığını söyleseler de bu haliyle daha güzel olmuş diyesim var.

Diğer bir beğendiğim tablosu da Les Licornes, tek boynuzlu atlar:

Ve detayları:

Arkası yarın!

Şimdilik iyisi mi ben bir slayt şov yapayım. Aşağıda:

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Reklamlar