Etiketler

, , , , , ,

Bir iki saate sığdıramadığım bir müzenin yazısını da haliyle bir iki saatte bitiremedim. Geriye çok bir şey kalmadı. Yukarıdaki fotoğraf sanatçının otoportresi. Bir de annesininki var, üst katlardaki atölyesinde değil, bir zamanlar yaşadığı alt kattaki dairesini süslüyor:

Moreau evinde sergilenen eserlerin yanısıra, içerinin düzeni ve yerleşimi hakkında da bahsetmeye değer. Mimariden pek anlamadığım için evin dış kabuğu üzerine söyleyecek bir şeyim yok. Fransa’daki diğer yapılara nazaran daha sade ve sağlam görünümlü buldum. Taş binadaki kolonlara bakarak olsa olsa neo-klasik derim. Fotografı dünkü yazıda kaldı : Yeni Keşif: Gustave Moreau. Klasik efsaneleri modern ve sıradışı anlayışıyla yeniden yorumladığına bakılırsa, eserlerine ve düşünce yapısına oldukça yakışan bir mimari. Bu arada işin ilginç tarafı müze 1903 yılında açılmış fakat buna rağmen çoğu insanın bilmediği, içinde yaşayarak, çalışarak eser vermiş sanatçıyı tanımadığı bir mekan.

Demir kapıdan içeri girdikten sonra geniş sayılabilecek ve bir iki basamakla yükselen  kısmı olan, ki oracık yerde bir kasa ve ufak tefek hediyelik hatıra tezgahı var,  bir giriş ziyaretçiyi karşılıyor. Tam karşıda pembe merdivenler yukarıdaki dairelere çıkıyor. Merdivenler aslında pembe değil tahta ama duvarlar yüzünden dilime öyle yerleşmiş.

Çıkarken,

İnerken:

Birinci kata çıkar çıkmaz tuvalete koşturdum. Hem nasılını merak ettiğimden, ki Paris yolculuğu boyunca bir çok tuvalet fotografım var, hadi itiraf edeyim dünyanın çeşitli yerlerinden elde edilmiş bir sürü tuvalet fotografım var, koleksiyon yapıyorum, hem de işimi göreceğim gelmişti.

Daha sonra sanatçının yazıhanesi, kütüphanesi tabir edebileceğim çalışma odası geliyor. Ev müzeye çevrildikten sonra da misafirlerini işte bu odada kabul etmiş. Biraz karanlık. Duvarlarında bir santimetrekare boş yok. Moreau müze içinde kendi kişisel müzesini oluşturmuş diyebilirim içeride öylesine bir koleksiyoner havası esiyor.

Aşağıda kitaplarını ve tablolarını görünce aklıma geldi Moreau en çok Fransız Romantik ressamlarından, hatta en başta geleni Eugene Delacroixya hayranlık duyar ve severmiş.

Yazı masasına oturduğunda tam karşısına gelen manzara:

Ve masası ile kitaplarının arasında kalan ufak bir şömine:

Mekan oldukça dar ve karanlık olduğundan fotoğraflar çok iyi değil. Tabii elimdeki makine de süper değil, ayrıca ben de fotoğrafçı değilim. Bunlarla idare edeceğiz.

Daha sonra yemek odası var ki masa ve eşyaları itibariyle ve günümüz İstanbul’undaki o lüks villa tipi evlerle karşılaştırıldığında, bu arada İstanbul’da metre kare çok pahalı evler küçüldü diyoruz ama Paris’teki ev içlerini gördükten sonra acayip şımarık olduğumuza karar verdim, yedi cücelerin orjinal kulübesi burası deseler inanırdım.

Yemek odasının büfesi:

Yemek odasının gizli gecide açılan kapısı ki bu düzenlemeler batı evlerinde en bayıldığım şeyler. Aslında yandaki oturma odasına açılıyor.

Bu da diğer taraftan görünümü:

Zamanında annesinin daha sonra kendisinin yerleştiği mavi yatak odası :

Yatak başları:

Yataktan inmek için kullanılan tabure, nedense komiğime gitti:

Tavandaki avize :

Bu mavi oda dairenin diğer odalarına nazaran çok daha aydınlık. Yan tarafında “boudoir” adı verilen gizli saklı bir bölme var ki zamanında samimi konuşmalar, kucaklaşmalar genellikle buralarda yapılırmış. “Bouder” fiili günümüz fransızcasında surat asmak anlamına gelir ki boudoir deyince benim aklıma asıl işlevinden çok sahibi ya da da sahibesinin kimsenin yüzüne bakmak istemediği zamanlarda içeri kapanıp kendi kendisine surat astığı mekan geliyor. Hani ben olsam, dolap içerisine saklanmak yerine öyle kullanırdım.

Bilmiyorum zamanın insanları cüssece çok mu küçükmüş. Biz bunlara sığışıp oturamayız gibi geliyor:

Daha sonra pembe merdiveni takip ederek atölyelere doğru yollanıyorum:

Başlı başına bir şok. Mekan geniş ve aydınlık. Aşağıdan kafayı gösterir göstermez ziyaretçinin gözlerinin önüne serilen o muhteşem, helezon merdiven.

Birinci kat atölyenin görünüşü:

Roma İmparatoru Claude’un üçüncü karısı, sekse olan düşkünlüğüyle, ki zamanın genelevlerinde gidip zevk için fahişelik yaparmış, skandallara konu olmuş, 25-48 tarihleri arasında yaşayarak oldukça genç ölmüş, meşhur Messaline. Suluboya.

Atölyenin tam ortasında Moreau’nun kendi deyimiyle resimden sıkıldığında el attığı mumdan heykellerin sergilendiği bir camekan var:

Kutsal Kitap Manzaralarından: Havva

İkinci kat daha da ferah.

Müzenin aynı zamanda kendi çalıştığı atölyesi olmasının ziyaretçilere sağladığı avantaj Moreau’nun çalışma sisteminin aşamalarını da görmüş olmak. Bir çok eskizin yanı sıra sadece bazı oluşturularak bırakılmış tablolar, yarım kalmışlar…

Müzenin baş yapıtlarından bir tanesi de aşağıdaki fotoğrafın sağında bir dolap kapağı şeklinde duran ve bir çok küçük kareden oluşan La Vie de l’Humanité, İnsanlığın Gelişimi/Yaşamı.

Tepesinde yarım daire biçimindeki alanda kanlı İsa ile biten 9 kareye bölünmüş temsili resimler.

Altın Çağı, Adem ve Havva ile vurgulanmış. Her bir dizi İnsanlığın aşamalarını temsil ettiği kadar aynı zamanda bir insanın yaşamını da anlatıyor. Birinci sıra, çocukluk çağı. Adem ile Havva’nın sabah, öğlen ve akşam zamanı resmedilmiş. İkinci sıra, gençliği temsil eden Gümüş çağı. Sabah, öğle ve akşam zamanları, antik çağın şairleri Hesiode ve Orphee tarafından temsil edilmiş. Olgunluğu işaret eden Demir çağı ise kardeşini öldürerek yeryüzündeki ilk cinayeti işleyen Kabil ve akabinde eserin kubbesinde yer alan, belki de ilk toplu ve resmî cinayeti temsil eden,  İsa’nın kanlar içindeki kurtuluşu ile sona eriyor. Bireysel ölümün temsili. 

Moreau’nun bazı eserleri Orsay Müzesinde bulunsa bile en önemlileri kendi evinde. Çoğunu kendi arkadaşları dışında satmayı reddettiği için kendi kendisinin en büyük koleksiyoneri haline gelmiş. Belki de resim amatörleri açısından en hayırlısı olmuş.

Peki nasıl geçinmiş?

Örneğin, Marsilya’lı mirasyedi, bilim ve sanat aşığı Anthony Roux, Gustave Moreau’ya zamanında bir çok tablo sipariş etmiş. Hatta La Fontaine’in en ünlü masallarından oluşan bir kitap bastırmak hevesiyle, bilinen 60 adet masal görseli yaptırmış. Suluboya. Sonra bu kitap basıldı mı, basılmadı mı bilinmiyor. Ama eskizlerinin içinde bu masallardan bir tanesiyle ilgili çalışma buldum: Kurbağalar

Moreau hakkında aklımda kalanlar, not ettiklerim bunlar. Kişiliği ve tablolarını daha detaylı incelemek isterdim. Bir de keyfimce kurcalayabilmek üzere ileriki Paris ziyaretlerime bıraktığım Sphinx ve Oedipe meselesi var ki, aslında en fazla üzerinde durarak eserlerine yansıttığı konulardan bir tanesi.

Oedipus and the Sphinx; http://et.wikipedia.org

Kıssadan Hisse: Gustave Moreau keşfi beklenmedik bir keyif oldu. Ingres, Modigliani, Chagall, Dubuffet ve Klimt arasında gelip oturarak kendisine sağlam bir yer edindi.