Etiketler

, , , , , , ,

Dünyaca ünlü kişiler çıkarmış ya da onlara mekan olmuş ülkelerin mezarlıkları çoğunlukla ölmeden önce görülmesi gerekenler listesinde yer alır. Çoğunluk, haç gezisi kapsamına girerler.

Benim de Paris’te görmek istediğim 3 mezarlık vardı.

Birincisi Sartre, Beauvoir, Beckett, Baudrillard, Belmondo da burada yatar ama onunla daha az ilgiliyim, Ionesco, Gainsburg, Kiki, Montparnasse Kraliçesi’nin, hani hayatını anlatan çizgi romanı geçen sene dilimize çevrildi, haberini yakın takipte olduğum Fil Uçuşu isimli blogunda kayda değer çizgi roman tanıtımları yapan  Yekta Kopan’dan duymuştum; Kiki: Bir neslin ilham kaynağı, huzur içinde yattığı Montparnasse Mezarlığı.

İkincisi, Stendhal, Truffaut, G. Moreau, T. Gautier, Feydeau, Degas, Dumas, Camondo, hani şu bizim Karaköy’deki merdivenleri yaptıran, bir zamanlar Doğan Apartmanı dahil Galata, Pera yöresinde 60’ın üstünde bina sahibi olan, kökenleri orta çağa enkizisyon zamanlarına kadar dayanan ve malesef Auschwitz’de son bulan, sanat düşkünü, koleksiyoner, yahudi banker ailesi, Berlioz’un yattığı Montmartre Mezarlığı.

Üçüncüsüyse Le Pere Lachaise ve aklımdaki tek isim Jim Morrison. Eski bir Doors tutkunu olarak diğerlerine karşı Morrison baskın geldi.

Le Pere Lachaise Mezarlığı 20. bölgede. 2 ya da 3 numaralı metroya binip aynı isimli durakta inince hemen kapısıyla karşı karşıya geliniyor. Başka kapılarından da girmek mümkün ama bu kapının önünde bir görevli bir harita satar ki bu önemli bir ayrıntı. İri yarı, müdaheleci ve meraklı bir karaktere sahip bu beyefendi uzaktan yaklaştığımı görür görmez el etti hangi ülkeden geldiğimi sordu.

Nereden geliyorsun?, Ne zaman dönüyorsun? şeklinde sorularla kişi çok çabuk ırkçı damgasını yediği için Fransızlar bu türden soruları riskli bulur. Her toplumun farklı bir baskı şekli var, n’apacaksın…

Türkiye dedim. Hemen açtı haritayı eliyle işaret etmeye başladı. Bak burada Güney yatar, tam şurada da Kaya. Yüzünde marifetini göstermiş gururlu çocuk ifadesi. İki buçuk euro’mu verdim, haritayı aldım. İyi ki de almışım, içeride ben dahil en az 10 kişinin işine yaradı.

Mezarlık tam bir labirent. Ada etrafında yatanlar nispeten kolay, ama ya içindekiler… Otlakta kızılderili ok ucu aramaktan beter. Benden söylemesi. Ayrıca, mezarlığın haritadan da görülebileceği üzere iki bölümü var. Biri eski kısım ki aşağı yukarı bizdeki şehir planlamacılığı gibi önce boş buldukları yere gömüp sonra yolları yapmışlar. Dolayısıyla, akla hayale gelmedik sapaklar, yolun ortasından merdiven çıkmalar, ağaç etrafından dolaşmalar vs, gırla… Bilindik manzaralar anlaşılacağı. Haritayla bile bir geçtiğim yerden en az 5 kere daha geçtiğim oldu.

Fakat tepedeki ikinci, yeni kısım oldukça net, geniş bulvarlarla New York tipi düzenli bloklara bölünmüş. Çoluk çocukla en iyi ziyaret edilebilecek mekanlardan bir tanesi. Zaten Michelin’in Paris rehberinde de yazar, haritayı veletlerin ellerine verin, bir isim söyleyin ve sizi en kısa yoldan onun mezarına götürmelerini isteyin. En doğal, en ucuz, en hazırlık gerektirmeyen, en eğlenceli Hazine Avı. Yalnız yanınızda ödül gibisinden şeker, kuruyemiş vs bulundurun, mezar başında o kişinin hayatını anlatmaya kalkmanızı hiç tavsiye etmem.

İkinci tavsiyem ayağınıza rahat ve yeni olmayan bir ayakkabı geçirin, kendi tavsiyemi dikkate almadığım için, yeni aldığım gri converse’lerle gitmişim, otele döndüğümde ayak hacmimi iki katı artmış buldum öylesine su toplamış her noktası…

Neyse kapıdaki adamın tavsiyesine uyarak haritayı değerlendirdim. Olduğum kapının sağından Güney’e, solundan Kaya’ya gidiliyordu. En iyisi dedim birinden başlayayım dolanıp çıkarken öbürüyle bitireyim. Güney’e doğru yollandım.

Her daim çiçeği olanlardan. Bazılarıysa plastik. Mezarın üstünde bir de mesaj kutusu var.

Sonra kendi kafama göre bir gezi tutturdum. Mezarların çoğu anıt biçiminde. Oldukça eski tarihlerden kalanları var. Yeni ya da eski olsun, bazılarının içleri oldukça güzel vitraylarla süslü. Oturmalık yerler var.

Mezar taşında birlikte çok güzel yaşadılar, birlikte gömüldüler gibisinden bir şeyler yazılıydı. Adam karısının yüzünü sonsuza dek görmek istemiş.

Mezarlığın daracık sokaklarında böylesine gezerken baktım olmayacak vakit hızlıca geçiyor, iyisi mi önce görmek istediklerimi bir bulayım sonra kalan vakitte gezinirim karararına vardım ve Jim Morrison’ın mezarına doğru yollandım. İyi ki de yapmışım, gittiğim her yerden olduğu gibi buradan da bekçi düdükleri arasında alelacele tasarladığım kapıdan değil açık kalan tek kapıdan çıkartıldım. Böylelikle Ahmet Kaya’nın mezarına uğrayamadım.

Jim Morrison’ınkini, abartmıyorum, iki genç kız, bir adam ve ben hep birlikte en az 15 dakika aradık. Hadi bana harita okuma özürlüsün denebilir, ama hepimiz mi öyleydik yahu? Dön, dön başım bulandı. Başkası olsa bu kadar inatlaşmazdım. Bana kalırsa bunu bulamayan bir tek ben olmamalıyım ki, yanına gidince anladım, tam önündeki ağaca işaret koymuşlar.

Ünlü kişi mezarlarının bir dezavantajı, fotoğrafta görüldüğü gibi çok fazla yanına yaklaşamamak. Hepsi çevrili, geçilmez teçhizatlarla korunmuş.

Le Pere Lachaise’de kişisel mezar-anıtların yanında toplu olanları da var. Bunlardan bir tanesi, 1832 yılında Paris’te Commune adı verilen ayaklanmada hayatını kaybedenlerin anısına dikilmiş olan.

Bu meydanın etrafında ayrıca banklar, ve banklara oturmuş yazı yazanlar, kitap okuyanlar, pusetiyle gelmiş hayal kuranlar vardı. İçimden oturup yazmak geldiyse de vakit darlığından yapamadım. Kendimi bayram ziyaretinde en fazla kapı yapan kim yarışmasında hisssetmedim desem yalan olur.

Başka bir toplu anıt-mezar, tepedeki göreceli olarak yeni yerleşim alanlarında ölü yakım tesislerinin bulunduğu meydana bitişik, bir bahçe etrafında Fransa topraklarında hayatını kaybetmiş kişilerin tek tek isimlerinin yazılı olduğu plaketleri barındıran iki katlı, iki kanatlı bir yapı, daha var.

İnsinerasyon mekanı.

İkinci durak Oscar Wilde’ı belirledim. Ona gelene kadar ilginç bulduklarımı da kaçırmadım tabii…

Ressam, Heykeltraş Armand Pierre Arman’ın “Nihayet tek başınayım” anlamına gelecek plaketi:

Mano Solo olarak bilinen Fransız şarkıcı Emmanuel Cabut.

Claude Chabrol.

Frederic Chopin.

Yorumsuz.

Lady Prescott

Victor Hugo.

Sandalyeli Kadın: Mirelle

Pierre Bourdieu.

Günün tatlı sürprizi, kıyıda köşede iyice saklanmış Modigliani:

Tam karşı adada Edith Piaf. Yine de yerini bulmakta zorluk çektim. Aslında en iyi yöntem kalabalık gördüğün yere doğru ilerlemekmiş. Bir dahaki seferlerde aklımda olacak.

Ve kırmızı ruj izleriyle dolu, malesef yanına yaklaşılamayan, yoksa adettendir diyerek bir dudak izi de ben bırakacaktım, Oscar Wilde.

Marcel Proust: Kayıp Zamanın İzinde.

Sarah Bernhardt, ki aklıma hemen Red-Kit gelir, gelmiş geçmiş en meşhur aktrist.

Piyanosuyla Gilbert Becaud.

İspiritizmacı filozof Allen Kardec. En popüler mezarlardan bir tanesi. Büstüne dokunup istekte bulunmak üzere. Maalesef çok geç öğrendim. Bir dahaki sefere kaldı.

Oyunlarıyla değil de daha çok Marquis de Sade’ın eserlerinin edebi değerini öven eleştiri yazılarıyla tanınan Apollinaire. Genç bir Don Juan’ın Maceraları’nı yazarak Sel Yayıncılığın başını belaya sokan haylaz çocuk Apollinaire.

Honore de Balsac.

Yan yana La Fontaine ve Moliere.

Moliere ve La Fontaine son oldu. Daha sonra mezarlığın daracık yollarından geçen arabalı bekçiler tarafından düdüklerle çıkışa doğru kovalanmaya başlandım. Tam kapının orada Adem ailesi gülümseterek ayaklarımın acısını unutturdu.

Ve ziyaret bitti. Bu kadar ünlü yazar yakınlaşmasının sonucu umarım bir şeyler kapmışımdır.

Bu da mezarlığın bana Dolmabahçe Sarayı’nınkini hatırlatan ana kapısı.

Ve tüm fotoğraflar: Aslında çok daha fazlası var ama… Bir zamanlar pul koleksiyonu mu, aile fotoğrafları albümü mü seçeneğine ne cevap verdiğim belli oldu sanırım.  Burası ne olsa 43 hektarlık bir alan ile Paris’in 17. yüzyıldan kalma en geniş mezarlığı. Öncelikle huzur evi olarak kullanılmış. 15. Luis’nin günah çıkardığı papaz Le pere La Chaise, ki görgüsüzce İskemle Baba şeklinde çevrilebilir, emekli olduktan sonra Cizvitlerin almış olduğu bu huzur evine çekilince mekanın da adı konmuş olmuş. Halen kullanımda. En yakın tarihli mezarlar arasında Bourdieu, Mano Solo var.