Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , ,

Kiki’yi Paris’te bırakıp döndüğümde İstanbul’daki ilk günlerimden biriydi, bir arkadaşım telefon açtı.

Allah kavuştursun.

Teşekkür ederim. Amin, dedim. Raconuna uygun olsun endişesinden.

Nasılsın?

İyiyim. Ya sen?

Hayatında bir boşluk oldu değil mi?

Bilmem. Yooo…

O zamanlar pek üstünde durmamıştm. Gel gelelim o günden bu yana her rastladığım kişiden aynı soruyu ya da benzer yorumu dinliyorum. Kendini boşlukta hissediyor olmalısın.

Aslına bakarsanız, Kiki’yi çok özlüyor olmakla birlikte üzerimden büyük bir sorumluluk atmış gibiyim. Evdeki işlerim hatırı sayılır derecede azaldı, Kiki’nin okul, faaliyet, alışveriş, vs gibi bürokratik zaman-kemiricileri tamamen ortadan kalktı ve fakat tüm bunlara rağmen o boşluğa düşme hissi yok.

Neden, peki? Ben ezik miyim?

Tam tersine beton dolu bir yüzeye çarpıp orayla özdeşlemişcesine doluyum. Deminki sorunun gizli cevabı; evet eziksin. Yeni mi farkına vardın?

Bu konuyu yaklaşık 1 aydır düşünüyorum. Bir sebep bulana kadar da elim kolum bağlandı sanki, alışık olmadığım bir letarji içine düştüm. Letarji dediysem tembelliğin had safhası, ayakta uyuklama durumları diyorum. Hiç alışkın değilim desem de inanmayın. Asıl ilginç olanı, tamam 1 aydır belki de daha fazla bu durum üzerine düşünüyorum ama yemin billah ederim ki biraz evveline kadar elle tutulur bir analiz yapamamıştım. Sabahtan kahve ve kitap eşliğinde bir aydınlanma yaşadım, desem…

Hep düşünüyordum, neden boşluk yok? Neden letarji’ye kapıldım?

Letarji konusunda bir açıklama getireyim; kısmi bir letarji bu. Senelerden beri, hep yapmak istediklerim konusunda bir girişimsizlik söz konusu. Hani hep zaman bulmayı beklersin, beklersin, o zaman gelir, sen yine boş işlere harcarsın ya işte öyle bir şey…

Bu sabah aralarındaki ilişkiyi çözdüm.

Çocuk demek yük demek. Kimse bunun aksine inandırmaya çalışmasın beni, hiç gerçekçi değil. Ama bu yükü bilerek ve isteyerek, seve seve alıyorsun üstüne, o başka. Ayrıca çoğu zaman çok eğleniyorsun. Ara sıra negatif duygulara, ki bunlar kızmak, hüzünlenmek, korkmak, diyelim, esir olduğunda bile içlerinde sevginin, anlayışın, mutluluğun kardelen tomurcukları olur. Bir müddet sonra anlarsın ki aslında sen kendine öfkelenmişsin. Bu da sana farklı bir bakış açısı kazandırır. Hayatta bu yükü taşımanın bir anlamı olduğunu fark edersin. Sırtlandığın zamanki sen, yol boyuncaki sen ve bıraktığın zamanki sen aynı değildir çünkü. Bu anlamı fark etmenin tek bir koşulu var yalnız; BIRAKMAK. Bırak gitsin insan yavrusu. Yasalar bunu 18 seneyle mühürlemiş. Bireysel düzeyde artı, eksi sapmalar olabilir. Ah, o 18 sayısı var ya… Canıma okudu bu yaz. Bu da başka bir konu… Bu sefer çok fazla dallanıp budaklanmayacağım.

Dolayısıyla gözlemlerden yaptığım çıkarıma geleyim şimdi: yaş kemale erince yük biraz ağır basmaya, ezmeye başlamış. Eh tabii son senelerde yazar olmak gibi inatla ve hevesle kendime eklemlediğim kişisel projemi de sayarsak çöküntüye uğramak normal diyorum. Ne olsa bir proje sahibi olmak, arada kontrat olmasa bile, bilerek ve isteyerek bir yükümlülük altına girmek demek. Ayrıca tüm bunlara eklenen, günümüzdeki bu okul sisteminin anne babayı çalıştırarak, her bir çocuğu proje yönetimi dahilinde ele alma durumları yok mu, akıl sır erdiremiyorum. Öyle ki, abartılmış durumların farkındasın ve fakat elinden çoğunluğa uymaktan başka bir şey gelmiyor. İnsan faktörü işin içine girince özelden yola çıkıp genel uygulama yapmak olmuyor işte. Uzun zamandır bir esneklik çağı deyimi ortada dolaşıyor eğitim sisteminin iplikleri hala, belki de eskisinden fazla, sırça cam sertliğinde. Eline koyduklarında hem kırılıyor, hem batıyor. İşte bu ülkede/evrende çocuk sahibi olmaktaki en büyük yükü bu oluşturuyor. Büyük yorgunluk ve SABIR.

Aklıma bir fikir geldi. Bence eğitim 18 yaştan sonra başlamalı. Yeni doğanlar hayata emekli olarak başlasın, devlet onlara maaş bağlasın. Yaş 18’e gelince eğitim devreye girsin. İnsanlar kendilerini tanıyıp ona göre ne yapmak istediklerine doğru düzgün karar verebilsin. İnsanoğlu daha 10 yaşında, gelişiminin en can alıcı noktalarındayken, anne-baba, öğretmen, psikolog, yakınlar, vs’den oluşan üç-beş kişi birleşip erken gözlemlere dayalı eldeki varsayımlara dayanarak, bu insanoğlundan ileride bilim adamı olur, olmaz sosyale/zanaate kaydırmalı şeklinde nasıl ve hangi hakla karar verebilir ki? Hem insanoğlu emekliliğini baştan yaşayıp eğitimine sonra karar verirse daha hızlı yol alır. İlk öğretim 8 yerine 3-4 senede biter. Liseye de en fazla 2 sene ver. Toplam 5-6 senede lise mezunu olursun. Üniversite’den eksiltme yapamayız sanırım. Neyse yuvarlak hesap 5 senede buna saysan yaklaşık 28-30 yaşında çalışma hayatına başlarsın, ölene kadar da çalışırsın. Baştan dinlendiğin için sorun olmaz. Ayrıca emekli olunca ben şimdi ne yapacağım boşluklarına düşmezsin. Ölümü bekliyor olma sinir bozukluğu yaşamazsın. Kazançtan kesilen primler de bir sonraki neslin emekliliğine gider. Böylelikle en güzel yılların eğitim belasıyla harcanmamış olur. Sokakta oynamaya bile vakit bulursun. Tekrar edersek, gelişimini gerektiği gibi tamamlayan insanoğlu erken başladığında ancak 20 seneye yayarak bitirebildiği bir eğitim sürecini 10 senede hakkından gelerek ekonomi yapar. Kaynaktan tasarruf diye buna derim ben. En nihayetinde ilk okulda okuduklarının biraz gelişmişini orta okulda, biraz daha gelişmişini lisede, en gelişmişini üniversitede tekrar tekrar okumak en büyük zaman kaybı. Gelişene kadar emekli yaşayalım, geliştikten sonra bir seferde en detaylısını öğrenelim. Neyse bu parantezi burada kapatıyorum. Gelelim;

Neden bende boşluk hissi yok?

Çünkü boşluk olmasın diye hiç bir iş yapmıyorum. Ya da yaparsam da bekleyenleri değil başka şeyler yapıyorum. Ya da çok yavaş yapıyorum. Hız kaybı. Performans düşüklüğü ama yaşa bağlı olmayanından.

Peki, bu tezat değil mi?

Değil.

Peki, bu neye bağlı?

Birinci kişisel gerçeklik durumu: Şimdi ben bir sürü yükün altında ezilmiştim ya… Bu duyguyu/etkiyi iyi biliyorum ya… Dolayısıyla buna karşı bir alışkanlığım var. İster istemez bağımlılık gelişmiş durumda.

İkinci evrensel gerçeklik durumu: Sorumluluklar, yükler yerine getirilmediği takdirde sırtta ve belde birikme yapar. Yer çekiminin de etkisiyle vücutta bu yüke bağlı eğilmeler, ezilmeler baş gösterir.

Peki, ezik insan ne yapar?

Kıpırdayamaz.

Sonuç: Letarji.

Sonucun sonucu: Daha da ezilme. Tanıdık, bildik his. Yani güven ortamı.

Çıkarım: Güven ortamından çıkmamak üzere iş birikimine gitmek suretiyle geliştirilen letarji.

Tedavi: Sadeleştirme İşlemi.

Çözümünü bulduktan sonra ayağa kalktım ve bir kahveyi hak ettiğimi düşünerek mutfağa yollandım. O arada çamaşır makinesinden bitti sesi geldi. Suyu ısınmaya bırakarak içeriye balkonda-çamaşır-asma işlemini gerçekleştirmeye gittim. Geri geldiğimde aklıma gerçek çözümün aslında Letarji olduğu, çünkü bana düşünme olanağı ve zamanı sağladığını fark ettim.

Eziklik duygusunun bağımlılık geliştirdiği kanısınaysa Karatay rejimi sayesinde kapıldım. İster inanın, ister inanmayın duygu bağımlılığı da aynı karbonhidrat bağımlılığı gibi… Yoksa neden insanın canı örneğin arabesk dinledikçe arabeske hiç çıkmamacasına gömülmek, ilmini yapmak ister?

Şimdi sıra geldi matematikte nasıl yapardık şu sadeleştirme işlemini onu hatırlamaya. Bu arada You tube’u açtım, Vivaldi’nin Kış mevsimini dinlemeye başladım. Arabesk’ten bahsedince aklıma o geldi de… Şu an kar fırtınası bitti, sanırım beyaz bir sessizlik var keman eşliğinde…

Önce paydaları eşitlemek lazımdı ki üstleri atabilelim. Değil mi? Çapraz çizgiler göz önüne geldi mi? Paydalar bana kalırsa duygu kısmı. Pay’lar da yapılan işler. Cismani üstte, ruhani altta.

Çıkarım: Payda olarak aynı duyguyu yaratan işleri bir kenara toplayıp eleme işlemi gerçekleştirmek.

Yanisi:

1) Sosyal medyadaki varlığımı tamamıyla yok etmek yerine teke indirmek. Zaten büyük bir kısmını her birini birbirine bağlayarak, zincirleme etki yaratmayı geçen sene yapmıştım. Şimdiyse İnstagram, Tmblr, Facebook, Tali bloglar, vs iptal. Kunegond’un Penceresi’nden devam. Etkisi eğer varlığımı kendime ve başkalarına kanıtlamanın getirdiği haz ise bir tanesi yeterli.

2) Fransız, Türk, Yazı atölyesi, vs tüm okuma grupları iptal. Kendi okuma programıma yetişemez oldum. Böyle bir şey yapmanın etkisini nedir bir düşüneyim dedim de pek bulamadım, çünkü okuma sonrası düşünceleri blogda paylaşmak, bu gruplardan beklenen etkiyi karşılıyor. Kıssadan hisse tek liste yeterli.

3) Tüm yazı grupları, ödevler, çalışmalar iptal. Sadece projemle ilgili kurmaca yazı ve günlük tutma işlemleri yeterli. Etkisine gelince, ister öykü olsun, ister roman parçası, şiir, tiyatro, günlük, deneme, ne olursa olsun her biri yazmış olmanın hazzını karşılıyor. Öyleyse bu dağılma neden?

4) Bu kısmı nasıl sadeleştireceğimi bilemiyorum. Ev işleri ve tercüme işleri bende aynı etkiyi yaratır: SIKINTI. Son yıllarda oldukça sadeleşmelerine rağmen ikisinden de kurtulamıyorum. İkisini birden çekemiyorum. İkisi de sonuç odaklı kişilere uygun, bense daha önceki yazılardan birinde açık etmiştim süreç odaklıyım. Bunca seneden sonra ancak anlayabildim. Dolayısıyla gösterilen havuçların peşinden koşamıyorum. Tıkanıyorum. Yol boyunca serpiştirilen fasulye taneleri olmalı patika üzerinde. Sonra o fasulyeler giderek baklaya dönüşmeli vs… İkisi de dolaylı yoldan yaşamımı sağlıyor. Her yönden oldukça benzerler. Ve fakat ikisi de vücut içinde birer sıkıntı merkezi yönetiyor. Hatta son çağın trendine uyup mergers-and-acquisitions yöntemiyle güçlerini birleştirip monopolleşmeye baş koymuş olmalarından şüphelenmeye başladım. İşte bu durumdan nasıl çıkabilirim henüz bir yolunu bulmuş değilim.

Düşünmeye devam.

Reklamlar