Etiketler

, , , , , , , , , ,

21 ağustos 2012 salı günü Atatürk Hava Limanı. Uçak öğleden sonra. Her zamanki gibi saatler öncesinden gelmiş, bavulları vermiş içeri geçme saatini bekliyoruz. Eski görmemişliğimde olsam bir an evvel Free Shop’lara ulaşmanın heyecanı içinde olur, kahve vs içerek ana salonda oyalanmam. Bu arada görmemiş kelimesini kötü algılamadığımı da söyleyeyim. Görmemişsem görmemişim, daha ötesi var mı? Elbet bir gün göreceğim ya da hiç görmeyeceğim. Ya da bazı hayvanlar, ayı, eşek, tilki, yılan, akrep, vs hakkında çıkartılan kötü dedikodular misali… Görmemişlik, insanın kendine zarar. Yaş ilerledikçe alışıyorsun tabii, görmüş, geçirmiş statüsüne geçiyorsun. Gençken yapıştırılan görmüş geçirmiş sıfatı da pek iyi algılanmaz ya neyse… Kıssadan hisse ne kadar genelleme yaparsan doğru olma olasılığı da o kadar azdır. Bunun da bir genelleme olduğu gözden kaçmadı…

Bu Paris yolculuğu hem ziyaret hem iş. Aklım sürekli bir sonraki günlerin nasıl geçeceğini tasarlamakta… Hiç durmamacasına motora takmış, meşgul. Onun dışında hava alanı inanılmaz kalabalık. Uçak Fransız haç yolcularıyla tıklım tıklım dolu. Zaten öyle zor bilet bulmuşuz ki… Normalde gidiş-dönüş business class uçabileceğimiz bir fiyata ekonomi sınıfında tek yön gidebiliyoruz. Kiki dönmeyecek, yani tarihi belli değil anlamında… Bense dönüşü çok daha ucuza başka bir havayolundan buldum. Ağustos sonu ve Eylül ayları tatil dönüşü, hac dönüşü olduğundan ani yapılan programları hiç tavsiye etmem. Bir de böyle gün ortasında kalkan uçakları hiç tavsiye etmem. Hava alanlarına bitişik oturmadıkça o gün tamamen iptal. Yine de yer bulabildiğimize şükretme durumu söz konusu. Zaman zaman durup, ilk yapacağımız iş okula gidip bakmak olsun, yok önce telefon numarası alalım ya da bir bankaya gidip hesap açtıralım gibisinden Kiki’ye yumurtluyorum. Sonra aklıma geliyor, sen ödev verdikleri kitapları okudun mu? Tüm sohbetim bunlar yani. Hiç cevap gelmeyince daha da alevleniyor, aklıma geleni sıralıyorum. Dersler hemen başlayacakmış… Öğrenci restoranlarının yerlerini çıkarmalı… En sonunda Kiki’den, ya dur bir ya… her şeyin zamanı var azarını işittim ve sustum.

O arada havalandık. Bir uçak yolculuğunda en sevdiğim anlar kalkış ve iniş zamanlarıdır. Hava iyiyse yukarıda dümdüz uçmak sıkıcı gelir. Hava boşlukları varsa uçma korkum tavan yapar. Gündüz gözü bulutların üstünden gitmek bir müddet oyalasa da hevesim çabucak geçer. Servisi beklemeye başlarım. Zaman geçsin. Bu yüzden de servis yapmayan hava yollarından mümkün olduğunca uzak dururum. Neyse baktım çare yok. En az 3 saat bu koltuklara bağlıyım, Kindle’ımı çıkardım, ne kadar tekrar etsem az, yolculuklarda ayrılmaz parçam oldu, okumaya başladım. Derinden bir zil çalmaya başlayınca kendime geldim.

Önümdeki ekrandan müdahele söz konusu. Kim ola ki? Donmuş bir şekilde bakarken Kiki yanımdan dürttü. Alttaki kumandayı al.

Aldım. Aynı zamanda telefon ahizesi. İşte bir görmemişlik daha. Uçağa binmeyeli yıllar geçmiş üzerinden. Pırpırlı dönemden kalmayım sanki. Açtım.

Alo, kimsiniz?

Arayan yan koltuktan bizimki.

Sisi, çikletin var mı?

Var.

Versene o zaman…

Tamam.

Uçaklara dahili telefon konmasını çok şık buldum. Hemen her hangi bir koltuk numarasını tuşlayıp, arkadaş olalım mı demek geçiyor içimden ama uçak kutsal yolcu dolu kesin taşlanırım diyorum. Kiki’ye baktım, bir umut ondan sivri bir fikir çıkar mı diye… Tık yok. Belki arkadaş grubu içinde olsa değişik bir şeyler düşünürdü. Ne olsa farklı bir ruh haline bürünüyor kişi… Bir de muhtemelen şimdiki çocuklar, gençler farklı eğlencelere sahip.

Böyle derin düşünceler içindeyken servis başladı. THY’nin en sevdiğim kısmı işte bu şişe… Yolculuğun bundan sonraki kısmı göreceli olarak sakin geçti. Bulutların üzerinde uçtuğumuzu dibine kadar hissettim desem yeridir.

O ara ne okudum, ne kadar okudum bilmiyorum. Kiki, Extremely Loud, Incredibly Close’un filmini seyretti. Henuz kitabını okumadığımdan pek rağbet etmedim. İyi ki de etmemişim. Kitap hakkında yazmadım ama büyük küçük herkese tavsiye ederim. Jonathan Safran Foer’in hayranlarındanım artık. Fransızcasını okuma grubuma bu seneki katılım kitabı olarak seçtim. Filminiyse bu ay başında seyrettim, pek olmamış geldi. Dahası senaryo bir çok güzelim şeyi çıkarmış atmış, sadeleştirmiş, kitabın o müthiş zenginliği gidivermiş. İkinci katılım kitabım Olivier Adam’dan Les Lisieres, umarım Türkçe’ye çevrilir. Aslında ben de bir film seyrettim. Şimdi hangisiydi hiç hatırlamıyorum. Hemen yazmamanın böyle zararları ver işte. Takıntı yapıyor. Sonra alçalmaya başladık.

Charles de Gaule hava alanı bir garip olmuş ya da ben unutmuşum. Zavallı bir yere indik. Çıkışta in cin top oynuyor. Neyse önceden biliyoruz, tren-metro hattına gideceğiz. Elimizdeki bavullar en kocamanından ve tanesi 30 kilo. Sırt çantaları fermuarları patlatacak seviyede, önceden vize almış olmasak sokmayacaklar kapıdan öyle de perişan bir halimiz var. Hele ben… Bedenim yere inmiş ruhum hala yukarıda bulutların üzerinde tembel tembel geziniyor. Çağırsam da gelmiyor. Omuz silkip duruyor. Kiki baktı başka çare yok, olayı hakimiyetine aldı. Turist bürosundan gerekli haritaları, biletleri ve trenleri öğrendikten sonra rotayı çizdi. Ben takip ettim. Hava neredeyse kararacak. Fakat işimiz çok. Otel değil de stüdyo tutmanın bir dezavantajı anahtarları almak için önce büroya uğramak zorunda olman. Resepsiyon mevkii, anahtar kapıcıda, bakkalda, vs… kolaylıkları yok malesef. Fransa’da kapıcılık mesleği kökünden kazınmış.

Tren İstasyonunda şu mavi tabela sayesinde hangisine bineceğiz karışıklığı olmadı. Her yol Roma’ya çıkar misali tüm trenler Paris’e gider şeklinde kocaman yazmışlar. Sonrasında 9. bölgeye gideceğiz. Anahtarı alacağımız büro orada olduğundan stüdyoyu da aynı bölgeden seçtim. Bavulların ağır olacağını baştan bilerek. Plan program söz konusu ama yine de taksiye binmeyi düşünemedik nedense… Paris metro ve trenlerindeki zorluk, çalışan durumda ne bir yürüyen merdiven ne de bir asansörün olması. Zaten konsept itibarıyla hiç düşünülmemişler. Hadi diyorsun bunlarınki eski, bildiğim en az 100 yılı var. Peki sonradan niye dahil etmediler? Etmemişler. Bilemiyorsun, şehir planlamasında dostların yok ki… Tek tük arada derede bazı istasyonlarda olsa da çoğu çalışmıyor. Ayrıca Ağustos ayı bazı istasyonların renovasyona girerek kapatıldığı bir ay. Bu durumda iki istasyon ilerisine gitmek için yerüstüne çıkarak navet adını verdikleri, bazen şatıl tabir ettikleri kabaca minübüs/otobüs gibi araçlara binmen gerekiyor. Sonra tekrar yer altına inip hiç kesinti olmamış gibi aynı metroyla kaldığın yerden devam ediyorsun. Oldukça güzel ve hoş bir amme hizmeti, gel görki 30’ar kiloluk valizleri yerin yedi kat bazen dokuz kat dibinden çıkarmak kolay değil. Yardım edenler oldu, olmadı değil ama ucundan tutan bin pişman, yüzlerinden anlıyorsun öyle böyle değil. Baktık ki olmayacak birlikte hareket edemeyeceğiz. Kiki anahtarı almaya ben gideyim, zaten büronun nerede olduğunu da biliyorum, dedi. Kışın arkadaşlarıyla birlikte kendilerine okul bakmaya geldiklerinde yine aynı yerden stüdyo kiralamışlardı. Tamam dedim. Ben seni Saint-Lazare metro durağında beklerim. Oradan 9 numarayla Pigalle’e gideceğiz. Hava alanındaki kadın bize haritadan bakarak rut çizdiydi. Gerçi St-Georges durağı iki adım ötemizdeymiş ertesi gün parasını verip doğru düzgün bir harita elde edince anladık. Bu arada hava alanında turizm bürosundaki elemanın çizdiği rotayı oldukça değiştirmek zorunda kaldık. 2 numaralı hat bazı duraklara kapalı çalışma var siz onun yerine başka hat alın sağ kulağınızı sol elinizle tutun vs gibi durumlar önerdi. Biz de öyle yaptık. Ama baktık ki sol kolda da onun bilmediği bazı kesintiler var. Tabii bunu anlamak için merdiven indik, merdiven çıktık. Baktık peron girişlerine kapı duvar örülmüş, sonra tekrar çıktık tekrar indik duvardaki metro haritasından başka yollar araştırdık. Bayağı geç bir saatte St Lazare İstasyon durağına vardık. St Lazare en kalabalık, en kapkaççı olma riski yüksek duraklardan bir tanesi. Çantanıza ve kendinize sahip çıkın şeklinde habire anons yapılıyor. Neyseki dokuz kat yerin dibindeki metroda bile cep telefonları çekiyor. Kiki bir sorun yaşarsa bana ulaşabilir. Gerçi ben ne yapabilirim? Yanımda toplam 60 kg’luk iki valiz, bir sırt çantası ve kocaman bir omuz çantası varken o biraz şüpheli.

Ben oturdum. Kiki anahtarları almaya gitti. iş çıkış saati. Etraf hınca hınç kalabalık. Trenlerin biri gidiyor biri geliyor. İki dakikada bir tren var. Hem inen hem binen trafiği… Sonra etraf seyrelmeye başladı. Kiki hala ortada yok.

Sağa bakıyorum sola bakıyorum. Merak ediyorum. Sonra adamın bir tanesi cebinde mantarı çıkmış şarap şişesi, sallanarak trenden çıktı. Üzerinde hafif buruşuk olsa da bir takım elbise var. Açık Gri. Siyah bir omuz çantası. Saç baş dağılmış ama traşlı. Oldukça orta yaşlı. Biraz önce işten atılmış, hemen bir bara efkar dağıtmaya girmiş, parası suyunu çekene kadar içmiş, elinde kalan bozuklukları bahşiş bırakmak yerine en yakındaki markete girerek kendine en ucuzundan bir şarap şişesi almış, onu da bitirmiş el mecbur eve gidiyor havasında… Söylemeyi unuttum belki de en önemli kısmı kendi kendine konuşuyor. Sürekli hayali birilerine, sözlerle uyumlu el kol hareketleri yaparak bir şeyler anlatıyor. Küfürün bini bir para. Bir yerlerine koyayım şu dünyanın… Pislik bunlar… Bok kapitalistler… Halkı düşünmezler… Ne varsa kendilerine… Sokacaksın hepsine… Ben dedim böyle olmaz… Kimse dinlemedi vs… İçimden sayıyorum bir an evvel gidecek, giderek seyrekleşmeye başlayan bir sonraki metroya kadar bavullarım ve ben sessizliğinde oturup beklemeye devam edeceğim. Neredeyse bütün istasyon boşaldı adam hala peronda hem anlatıyor hem yalpalıyor. En korktuğum durumlar bunlar. Göz göze gelmemeye dikkat ediyorum. Bir yakalandım mı, biliyorum hayatını anlatacak. Derken geldi yanıma. Eyvah! Haklı değil miyim, diyor. Ne desem bilmem ki? Cevap versem bir türlü, vermesem bir türlü. Hem üstüme yıkıldı yıkılacak. Kiki gelmiyor. Fransızca anlamıyor numaralarında, hayır Türkçe ya da ingilizce de konuşamıyorum günümüzde kimin hangi lisanı bileceği belli olmaz, sağır dilsiz havalarında ellerimi açıp, yüzümde çaresizim ifadesiyle bir şeyler yaptım. Hemen akabinde bakışlarımı yeşil koltuklardan yana çevirdim. Mantıklı biri olarak kendine başka kapı bulmasını bekliyorum. Ne naif bir düşünce. Aksine iyice yaklaştı, başladı anlatmaya. Ana avrat düz gidiyor. Artık ne demek istediğini de algılayamıyorum. Fransızca bilgim korku notaları arasında dumura uğramış durumda. Bir de şunu düşünüyorum ulan burası böyleyse Kiki şimdi gece yarısı Paris sokaklarında anahtar peşinde büro arıyor, ya onun da peşine böyleleri düşmüşse… Geldi yanıma oturdu. Cebinden, yarıdan çoğu içilmiş şişesini çıkardı. Bir de ikram etti. Yok, dedim. O ancak sana yeter. İçimden diyorum ki hepsini bir dikişte bitirse de şuraya yığılıp uyumaya başlasa ne iyi olur. Hani yanımda bu süreci hızlandıracak hap vs olsa ya da hava alanından viski almış olsam ikram edeceğim ama naneli çikletten başkası yok. O da iyice ayıltır bunu. Vay halime o zaman. Gözlerimi tam karşıya diktim, yan tarafa hiç bakmıyorum. Ara sıra kafamı onun olduğu yerin tam tersine çevirip metro yolunu gözlemliyorum. İlgilenmez pozlardayım. Ve fakat bu durum adamın moralini hiç bozmuyor. O, sanki ben dinliyor muşum gibi ana avrat anlatıyor bir şeyler. Sonunda kolumu dürrtü. Anlattıklarına onay bekler gibi. Bir kere daha Fransızca bilmeyen çaresiz sağır dilsiz hareketimi çektim. Umuru değil. Bu da olacak iş değil. Ne büyük umutlarla geldiğin şu şehirde dakika bir gol bir, başına gelene bak. Sarhoşların kuvvetli olduğunu bilmesem… Bir metro geldi geçti, ikincisi, üçüncüsü derken, artık dördüncüsü müydü beşincisi mi bilmiyorum bizimki bir anda ayağa kalktı ve bana veda sözleri içerisinde gelen arabaya bindi gitti. Niye St-Lazare’da inmişti? Neden daha ileriye gitmek istedi? Hiç bir fikrim yok.

Bir müddet sonra Kiki anahtarları ve bize bırakılan paketi almış geldi. Yolumuza devam ettik.

Pigalle’den aşağı işte bu güzel sonbahar sokaklarından bavulları çeke çeke Haussmann Bulvarına doğru inmeye başladık. İstanbul’u yaz ortasında bırakıp 3-5 saat sonra yaprakların dökülmeye başladığı bir şehre gelmek garip bir duygu.

Uçakta yemiş olmamıza rağmen gecenin geç saati çok acıktık. Şansımıza bizim binanın yanında bir Carrefour market olmaz mı…Hem de gece 22:45’e kadar açık. Yukarı çıkmadan önce valizleri kenara koyup alışverişimizi yaptık. Paris lezzetli hazır yemek cenneti. Söylemiş miydim?

Sonra kalacağımız binadan içeri girdik. Avluyu geçtikten sonra ön yüzü sokağa bakmayan başka bir eski apartmanın en üst katına o bavulları nasıl çıkardık hiç hatırlamak istemiyorum.

Hasretini çektiğim Lyon usulü Museau (Kelle) salatasıyla, yerinde yemek çok daha iyi tabii ama bu da idare etti, günü kapamak en iyisiydi.

Yatakları zor bulduk.

Reklamlar