Etiketler

, , , , , , , , ,

Geçtiğimiz son iki haftayı bundan böyle blog yazmak ve yazmamak kararları arasında gidip gelerek geçirdikten sonra bu sabah böyle bir şevkle kalktım. Pazar gününden beri çalışıyor olmak, insan içine çıkmak iyi geldi belki de… Bir arkadaşımdan burçlar kitabı edindim. Terazi hakkında ne yazdığına baktığımda yere yığılacaktım.

KARARSIZLIKTA KARARLIDIR.

Bu kadar mı olur? Bir ikinci şoku da Terazi’nin, 3 ya da 4 emin değilim çift kişilikli burçlardan biri olduğunu öğrenmekle yaşadım. Bir diğeri ikizler mesela. Gündüz insan gece HIRT’ız yani.

Yazmaya başlamadan önce, eski yazılardan bir kaçına göz attım okudum. Şu anki kendimden ne kadar uzaklar. Onları yazmış olan sanki ben değilim, öylesine yabancılaşmışım. Garip bir şekilde aynı yerde olmadığımı öğrenmek acayip motivasyon verdi. Daha mı iyi olmuş daha mı kötü karar veremedim. Gerçi bu kavramlar göreceli olduğundan bir karar vermem gerektiğini de hissetmedim desem yalan olmaz.

Ne olsa, KARARSIZLIKTA KARARLIYIM.

Lafı dolandırmanın bir anlamı yok. Blogdaki okuyucu sayısının yavaş da olsa gün be gün artıyor olmasının huzursuzluğunu üzerimden atamıyorum. Bir yandan oldukça mutlu ve gururluyum, uzaklarda bir yerlerde birileri düşüncelerime, yaşadıklarıma bir değer verip vakit harcayıp okuyor. Diğer yandan giderek çıplak kaldığımı hissedip örtünmek, saklanmak istiyorum. Bu hayat nasıl bir çelişkidir yahu… Geçen salı günüydü, akşam eve gelince neredeyse blog adresini kökünden yok edecek, tüm izlerini adam tutup sildirecek hissiyattaydım. Böyle bir Kunegond bu diyardan hiç geçmemiş gibi olsun diyordum. Bu sabah aniden durum değişti. Şimdi düşününce diyorum ki şu çift kişilikli olma durumu bilinç altında rahatlatma yarattı. Kabahat bende değil, beni bu ayda bu burçta, gezegenlerin bu dizilişinde dünyaya getirenlerde… İstediğim zaman diyebilirim yok bu yazanları ben değil öteki yazdı. Zaten ben ben değilim ki… Burası Kunegond Defteri.

Sylvia Plath’ın Sırça Fanus’unu elimden bırakamıyorum. Eminim defalarca okuyacağım.

Geçen cuma günü kitabı bizim buradaki kitapçılardan birinden aldım. Kasa kuyruğunda işim uzun. Yanıma 1 kadın geldi, elinde 3 kitap. İşimin uzun olması aldığım kitapları kredi kartının puanlarıyla ödemek istemem. Her seferinde sorun çıkar. Lanet ederim puan kullandığıma kullanacağıma. Haliyle kasadaki kızın önce ne işlemi yapılacağını algılamasını, sonra pos makinesinin keyfini beklerken ister istemez yanımda olan olaylara kulak kabarttım. Kadının arkasından orta yaşlı bir adam elinde 1 CD geldi yanımızda durdu. Kadın gözünü dikmiş cd’ye bakıyor. İçimden diyorum ki şimdi patladı patlayacak, kabının plastik parçaları yüzüme gözüme batacak. Azıcık kenara çekildim. Her an yere yapışacak tetiklikte bekliyorum. Adam kadının bu bakışları karşısında ağzını açmak zorunda kaldı.

Yok almayacağım, öylesine bakıyorum. Zaten götüremeyiz yerimiz yok.

Belli ki İstanbul’da gelip geçiciler. Nereye gideceklerse… Yurt dışında yaşıyor havalarındalar. Yalnız aksanları henüz bozulmamış. Yeni bir transfer söz konusu. Ya da gittikleri yerde yerli halka karışmadan Türk bakkalı, Türk şirketi vs idare ediyorlar. Yok başka türlü olamaz, imkan yok inanmam. Körle yatan şaşı kalkar sözü kadar geçerli başka bir söz daha bilmiyorum.

Kadından hiç cevap yok. Yalnızca bakışlarını cd’nin kabından adamın yüzüne çevirdi. Adam bir şeyler daha söylemek ihtiyacında.

Hem zaten Sultanahmet’ten alırım. Orada daha fazla çeşit var.

Şimdi ölesiye merak içindeyim. Bu ne cd’sidir ki Sultanahmet’te daha fazla olsun. Ayrıca Sultanahmet’te benim bilmediğim müzik dükkanları mı var? Kafamı eğdim, göremedim. Olsa olsa mevlanamsı bir şeylerdirde karar kıldım. Yine de aklım cd’lerde. Adam pozisyon değiştirse de kapağını görebilsem derdindeyken yan kasa açıldı. Kadın elindeki kitapları verdi. Adam kadının o bakışlarından sonra almak istese bile alamayacağı cd’yi raflara bırakmaya gitti. Ben hala işlem yapılmasını bekliyorum. Sorun nedir artık ilgilenmiyorum. Her şeyi kasadaki kızın uzmanlık alanına bıraktım. Yandakiler nedense ilgimi daha fazla çekti.

Adam geri geldi. Gözü kadının kasiyer kıza vemiş olduğu kitaplarda. Eeee, sırasıyla değil mi ama? Kadın konuşmak zorunda kaldı.

Merak etme, biri otomatik düşecek. 3 al 2 öde kampanyası var.

56 lira.

Biri düşmedi.

Malesef hanımefendi, o kampanya bir buçuk ay önceydi.

Allah allah, bir buçuk aydır kitap almadım mı ben?

Kimseden cevap yok. Adama döndü sen ne dersin gibilerinden, adamın aklı eminim geri bırakmak zorunda kaldığı cd’de… Adam omuz silkti.

Kadın çantasını açtı, cüzdanından kredi kartını çıkarıp kasiyer kıza uzattı. Kasiyer kız kartı aldı. Pos makinesinden geçirdi.

Kadın bir hamle, kasiyer kızın diğer elinde tuttuğu kitaplara uzandı.

Bir dakika o zaman. Şunu bir kenara ayıralım. 2 tane alayım.

Kısa süreli sessizlik. Herkes kendi işine eğilmiş, benim gözüm ve kulaklarım hala yan tarafta. Kendi ödememin durumunu hiç mi hiç merak etmiyorum. Hani neredeyse akşama kadar sürse sabırla bekleyeceğim. Bu arada parantez içinde belirteyim bana ne kadar sabırlısın diyenlere cevabım işte budur, sabırlı görünüyorsam bilin ki bu işten bir çıkarım vardır.

Peki, Özgürlüğün Elli Tonu ne zaman gelecek?

Kasiyer kız şaşkın, o da ne anlamında kadına baktı. Ben içimden Gri’nin Elli Tonu olmasın. A-ha işte girişte kapı gibi dizilmişler, şeklinde düşünüyorum. Kasiyer , Pardon, Karanlığın 50 tonu olmasın şeklinde sordu?

Evet, evet dedi kadın.

Ulan dedim, hemen taklitleri çıkmış.

Evet, evet diye yineledi kadın. Oldukça heyecanlı, ağız sularına kapılıp gideceğimizi zannettim o denli yani…

15 gün sonra raflarda olur.

Peki, Ak akçe kara gün içindir ne zaman gelecek?

Bu soru üzerine kasiyer kız, kadın ve ben kafalarımızı çevirerek bir kenarda unutulmuş adama baktık.

Kasiyer kız, her seferinde olduğu gibi yine şaşkın. Kadın iki saniyelik bir duraksamadan sonra adamın, oldukça tanıdık diye tahmin ettiğim, esprisine gülmeye başladı. Adam, beğenilmenin verdiği sırnaşıklıkla yaptığı müdaheleden memnun, devam etti.

Niye internetten kitap okumuyorsun, anlamıyorum?

İnternetten kitap mı okunur yahu?

Neden olmasın? Ne varsa onu oku? Hem neden illa eline almak istiyorsun?

Eve gelince meraktan baktım nedir bu heyecanla beklenen Karanlığın 50 Tonu diyerek… Meğerse Gri’nin ikinci cildiymiş. İngilizcesi 50 Shades Darker ya… Güzel olmuş çevirisi.

Reklamlar