Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

IMG_6319

Dün bütün gün evde elektrikler kesik olacaktı. Bir gün evvel, Halkla İlişkiler yapan ve bir etkinlikte bulunması gerekli bir arkadaşım beni davet etti ve hop, ben de gittim.

Uzun zamandır yazmadım farkındayım, böylesi bir sessizliğin ardından ilk paragrafta sanı geçen etkinlik, Türsak ile Kültür ve Turizm Bakanlığının birlikte düzenlediği En İyi İlk Senaryo Yarışmasının Fransız Kültür Merkezi’nde gerçekleşen ödül töreniyle kaldığım yerden devam etmek hoş olur diye düşündüm.

Sıradan bir ödül töreni beklerken jüri üyelerinden bir kaçıyla birlikte “Senaryo Edebi bir Metin midir?” konulu bir panel düzenlenmiş olması günün en iyi sürpriziydi. En iyi ikincisiyse panel ve tören bittikten sonra salondan çıkışta Taksim’in o korkunç trafiği ve fırtınasıyla yüzleşmeye destek olarak düşünülmüş, eminim, şık bir masaya dizili bizi bekleyen buz gibi içi dolu beyaz şarap kadehleriydi. Başka şeyler de vardı tabii ki ama benim gözler ve eller beyaz şarapta takılı kaldı.

Törene ucu ucuna yetiştik. Herkes yerlerine oturduktan sonra Panel oturuş sırasıyla soldan sayıyorum; Yüksel Aksu, Ümit Ünal, Abdurrahman Çelik, Yekta Kopan, Elif Dağdeviren ve Ercan Kesal ile başladı. Dağdeviren tükenmez trafik meselelerinden dolayı bir 15 dakika geç kaldıysa da pek bir şey kaçırmadı, kendisine etkinliğin moderatörü Kopan tarafından iyi bir özet bilahare geçildi. Bu yazı atmosferin ruhuna uygun olarak bir takım şakalar içerebilir, okuyanlar güler mi bilemem ama ben yazarken pişmiş kelle gibi sırıtıyorum. Ayrıca eve gelirken de tüm yolculuk boyunca, şoförün ve/veya  yolcuların söylenmelerine, trafikteki diğer araçların kornalarına rağmen yüzümde mutlu bir gülümsemeyle oturdum. Bu şehirde yaşamayı işte böyle anlar için seviyorum. Keyfin ne zaman ve nereden çıkıp geleceği belli olmaz. Hoş sürprizler kentidir, İstanbul. Şaşırtır.

Açılış konuşmasını yapan Kopan, senaryonun edebi bir metin olup olmadığı sorusundan çok senaryoyla sinemayla edebiyatın yazının ilişkisi üzerinde durulacağını belirtti ki, benim için de uygundu. Akabinde sinemayı çok hoşuma giden bir şekilde tanımlayarak devam etti. Bir an kendimi muhabir hissettim, bir etkinliği aktarırken yazı tarzı bir derece kendiliğinden geliyor olmalı.

Sinema, bütün sanatları bir bahçede toplayarak, özgürce koşturup oynamalarına izin veren bir sanat türü olarak insanlık üzerinde dikkat çekici bir etki yaratmış durumdadır. Plastik sanatlardan edebiyata resimden müziğe, sahne sanatlarına kadar aklınıza sanat kapsamında ne gelebilecekse onları, Lumieres Kardeşlerden bu yana teknolojiyle bir araya getirerek biz izleyicilerine sunar. Başlangıç noktası platformundaysa yazı durur, senaryo durur. Bu metin edebi içerikle ne kadar bağlantılıdır, ne kadar değildir?

Bu son sorudan itibaren panel katılımcıları hemen safları oluşturarak çarpışmaya başladılar. Öncelikli söz almak için Aksu ile Ünal arasındaki sıkı çekişmenin galibi Ünal oldu.

Not: okumakta olduğunuz yazı da taraflıdır, bazı konular Kunegond’un ilgisini çekmediğinden ve/veya üşengeçliğinden unutulmuş süsü verilmiş, eksik bırakılmış ya da daha şık duracağı düşünüldüğünden bilerek dönüştürülüp, özetlenip aktarılmış olabilir.

Ünal, senaryo edebi metin midir sorusunu sormadan önce belki de senaryo tek başına bir sanat yapıtı mıdır diye sormak lazımdır, çünkü birincinin cevabı çok açık değildir şeklinde başlayarak bizlerin zihnini bulandırdı.

İkinci sorunun cevabını ise sinema ile mimarlık arasında benzetme yaparak verdi derken, konuya ek sorular getirdi desek daha uygun olur.

Sanat yapıtı ortaya çıkan bina mıdır, yoksa ilk teknik çizim midir?
Sanat nerede başlar?

Senaristle yönetmen ayrı insanlarsa eğer, bu son soru ortaya çıkar. Her seferinde senaryo kendi başına bir mana oluşturan bütün müdür sorusunu sorarız. Yönetmenle senarist aynı kişiyse eğer, yaratım nerede başlar? Senaryonun yazımında mı? İlk notlarında mı? Öykünün ilk yazımında mı?

Senaryoyu kimin yazdığı da önemlidir. Harold Pinter’in yazdığı Proust’un Geçmiş Zamanın İzinde romanının uyarlaması senaryosu kitap olarak yayınlanıp hiç bir zaman filme çekilmemiştir. Şimdi bu eser tek başına bir sanat yapıtı değil midir şeklinde katma değer sorularla Ünal, zihin bulantılarını ikiye katladı. Net cevabı ise şöyleydi;

İyi yazılmış senaryo film çekilmeden önce de sanat yapıtıdır, ama mutlaka bir yönetmenin bakış açısına ihtiyacı vardır. Filme çekildiği sırada yazının dili ile sinemanın dili bambaşka olduğu için yönetmen onu kendisine göre yorumlamak ve ona sinemasal bir anlam katmak durumundadır. Senarist ya da aynıysa yönetmen “seni seviyorum” yazsa karşıdakinin cevabına kadar aradaki geçen süre, ki bu süre kurgu da ayarlanır, oyuncu yönetimi, ses ve ışık efektlerini bir kenara bırakın, filme anlam katar. Bu durum, yine de senaryonun kendi başına bir yapıt olmasını engellemez.

Kunegond Notu: Avrupa ve özellikle Türk sineması sessizliklerden anlam çıkarmayı başarabilen bir türdür ve güzel örnekleri muhteşemdir.

Kopan’ın yazılmış eserlerin hiç yayımlanmasa aslında sanat eseri olmayacaklarına dikkati çekmesiyle, çünkü süreç bir algıyla başlar, mektup alıcısına ulaştığında anlam kazanır, iyice şenlenmeye başlayan Panel, Bir Zamanlar Anadolu filminin senaryosunu Ebru ve Nuri Bilge Ceylan ile birlikte yazan Ercan Kesal’ın konuya farklı bir bakış açısı getirmesiyle devam etti.

Kesal uzun ve derin bir sessizlikten sonra başladı. Senaryo, kesinlikle edebi bir metindir. Aslında yazılan her metin, notlar, günlükler, mektuplar, vs edebi metinlerdir. “Edebi metin nedir, önemli midir?” tartışması yerine senaryonun edebiyatla olan ilişkisi üzerine iki önemli meseleyi ön plana getirmek istiyorum, dedi.

Yalnız öncelikle tüm sinemayla ilgilenenlere Lütfi Akad’ın İş Bankası Yayınlarından çıkan nehir söyleşisi, Işıkla Karanlık Arasında’yı okumalarını ve kütüphanelerinde bulundurmalarını tavsiye etti, ki ben de bu eksikliğimi en kısa zamanda gidereceğime orada otururken sessizce ant içtim.

Kesal devam etti: Bu kitapta Akad, Yaşar geldi, Yaşar gitti, Orhan’a dedim ki, vs şeklinde anlatır. Bu isimler Yaşar Kemal ve Orhan Kemal’dir. Sinemanın edebiyatla olan ilişkisi 1960’lı yıllarda Türkiye’de inanılmaz yoğundur. Bu şimdi yok. Nâzım Hikmet’in senaryolar yazdığı, keza Orhan Kemal’in, Yaşar Kemal’in sinemacılarla hikaye paylaştığı böyle bir dönem az bulunur. Yılmaz Güney, sinemaya hikayeci olarak başlamıştır, sonra oyuncu, sonra yönetmen olmuştur. Güney’i Güney yapan onun öykücülüğüdür. Yanisi, sinemanın edebiyatla olan bağlantısı olmazsa olmaz bir kuraldır. Sinemanın kendisi de bir edebiyattır ve aslına bakılırsa edebiyat da sinemadır.

Kesal’ın ikinci meselesi ise şuydu; senaryo bir yönetmenin film yapımında kullandığı malzemelerden sadece biri, ancak en önemlisidir. Sete hazır bir metinle çıkılmadığında iş çok zordur.

Kesal’den sonra Kopan, 2007-2008’de başlayan ve 11’lere kadar uzayan krizden Hollywood’un, Kuzey Avrupa ve Uzak Doğu sinemasından, ama özellikle kendi iç edebiyatından gerek best seller olsun gerek olmasın, senaryolar alarak çıkış noktasını bulduğunu ekleyerek, Elif Dağdeviren’den bu olguyu bir yapımcı gözüyle değerlendirmesini istedi.

Türkiye’de sinema kendi edebiyatıyla iyi ilişki içinde mi? Bir yapımcı gözüyle senaryo edebi bir metin midir?

Dağdeviren, meseleye iki açıdan yaklaştı. Bundan 20-30 yıl öncesinde sinema bir sanat mıdır şeklinde tartışılırken bugün bu kabul edilmiş ancak kendi içindeki tartışmalar sürmektedir. Bunun yansımasını da düzenlenen çeşitli film festivalleriyle görüyoruz. Şimdi artık, senaryo sanat mıdır tartışması başladı. Bunun da alt başlıkları var. Senaristin adının da bir yönetmen kadar anılıyor olması lazımdır.  Amerika’da artık senaryo grupları üretim yapıyor şeklinde devam ederken Dağdeviren, bu panel uzadıkça yarışmaya katılanların da heyecanının doruklara ulaşmaya başlaması dikkatimden kaçmadı. Çünkü hepimiz kimin kazanacağını, jüri hariç tabii, aynı anda ve panel sonunda öğrenecektik.

Sözü yine alan Kopan, bu sinema meselelerini daha sık, hatta ayda bir irdeleyelim teklifinde bulundu ki bence hiç de fena fikir değil. Zaten Ubor Metenga’lar da bitmiş durumda…

Sanatı belirli kurallar ve kalıplar içinde değerlendirmemek lazımdır.

Sonra Yüksel Aksu’ya soruldu: Senaryo bir edebi metin midir?

Cevap: Evet, edebi metindir. Çünkü yazıyla ve sözcüklerle yapılır, fakat iyisi de var, kötüsü de var cevabı alındı. Topluca ve çok gülündü.

Aksu, kendi senaryosunu yazıp, filmini çeken yönetmenlerin senaryolarının, kendi yazdıkları da dahil olmak üzere, edebi anlamda bezdirici olduğunu ekledi. Çünkü yönetmen kendi senaryosunu kendi çekeceği için sol tarafı boş bırakır, orada olması gereken çerçeveler, duygular, anlar kendi kafasında olur. Ve buna rağmen oyuncuların, yapımcıların kendilerini dahası senaryoyu çabucak anlayıvereceğini sanır, sıkıntı olur. Dolayısıyla yönetmen olmayan arkadaşlarımızın senaryoları bana daha edebi gelir. Sol taraf güçlüdür. Atmosfer, tasvirler, duygular, karakter örgüleri daha titizlikle çalışılmıştır. Bana göre en iyi yönetmen Yılmaz Güney’dir. Yol ve Sürü 200-300 sayfalık çok detaylı senaryolardır.

İkinci etaptaysa Aksu, yönetmene yüklenen azami kutsaliyette sıkıntı vardır şeklinde devam etti. 1960 ila 80’li yıllar arasında kendi edebiyatından beslenme konusunda ciddi bir birikimle karşı karşılayayız. Ama 80’den sonra kendi filmini çekme ve yönetmen sineması kutsaliyeti, ki bu da Avrupa’dan gelen bir etki olarak bizde baş gösterir, başlamıştır. Dolayısıyla, kendisine kapaklanan bir sinema ortaya çıkmıştır. Senaristin önemine tekrardan geri dönülmeli diyorum. Çünkü ben ömür boyu Dondurmam Gaymak ve Ege filmi çekmek zorunda kalacağım, böyle giderse.

Bu cümleden sonra salonda kocaman bir kahkaha daha patladı. Her kahkaha nöbetini belirtmedim ama bilin ki oldukça eğlenceli bir paneldi. Nöbet bitiminde Aksu devam etti, ben Yaşar Kemal de çekmek istiyorum, Kafka da, Oğuz Atay da… Ya da edebi yönü çok değerli olan arkadaşlarımın da filmini çekmek istiyorum. Yönetmen kutsaliyeti bitsin.

“Senaryo edebi metin midir?” sorusuna geri dönen Aksu, ikinci olarak meseleye şu yönden yaklaştı; Moliere’in, Sophokles’in metinleri sanat değildir, ancak sahneye konursa sanattır gibi bir benzeşim yapmaya kalkarsak, biraz kaba bir benzeşim olacak belki çünkü filmini tamamladıktan sonra esere dönüşen senaryo söz konusudur burada, Kral Oedipus, Elektra metinleri birer edebi metin değil midir? Bunlar işlevi olmayan estetik tasarımlar ve aynı zamanda sanatın başladığı yerdir. Bunu da ilk formatlayan Poetika ile Aristoteles’tir.

Sinemanın öykü anlatmama gibi bir bağlamı da vardır ama senaryo sinemasından yola çıkarsak oyuncu ve yönetmene yardımcı olması açısından senaryoların duygu ve düşünceleri daha iyi yansıtmak amacıyla kesin kez edebi olması gerekir.

Son olarak, Kültür ve Turuzm Bakamlığı Telif Hakları Genel Müdürü Abdurrahman Çelik konuya başka bir boyutundan bakarak bilgiler verdi.

Senaryo, uluslararası sözleşmelerle belirlenmiş, iletişim yasalarına istinaden bir ilim ve edebiyat eseridir. Ülkemizdeki en büyük sorunlardan biri iyi senaryo eksikliğidir. Bunu geliştirmek için devlet olarak sektörle birlikte bazı destekler çıkardık. Her yıl 30-40 civarında projeye Kültür Bakanlığı destek verir. Ancak rakamlarla belirtirsek 6-7 yılda 300’e yakın destek verilmiştir. 250 civarında senaryo bitmiş şekilde bakanlığa teslim edilmiştir. Bunlar içerisinde ancak %5’in altında sayıda senaryo filme dönüşmüş durumdadır. Amacımız bu sayıyı arttırmak, özgün senaryoları geliştirmektir. Fakültelerimizin Sinema bölümleri radyo, sinema ve tv alanlarında ortak eğitim sunmaktadır ki dünyada böyle bir sistem, yapı yoktur. Yurt dışında bu konuda ileri ülkeler doğrudan Sinema Fakültelerine sahip. Altlarında Yönetmenlik, Yapımcılık, Senaristlik, Teknik gibi, hatta Işık bile başlı başına bir basamak olarak devreye girmiş durumda, bölümler halinde uzmanlık alanları ayrı ayrı sektöre kuvvet yetiştirmektedir. Bu da profesyonelleşmeyi, o alana ve sektöre verilen önemi, değeri gösterir. Bu yapı bazı üniversitelerin de katkısıyla yeni yeni kuruluyor.

Ayrıca senaristlerin geçinmelerini sağlayabilmeleri lazımdır şeklinde biraz daha gerçekçi bir yaklaşımla, Çelik konuşmasını bitirdi.

Kopan’ın son söz olarak senaryo teknik bir metindir. Sinemayı oluşturan dinamiklerin hepsinin tek noktada buluşabileceği bir metindir şeklinde eklemesiyle soru ve cevaplara geçildi. Bu kısım bana ülkemizde hala sıkıcı gelir. Genelde ya soru soru değildir ya da bana yersiz gelen ve sonu hiç kapanamayacak politik meselelere dikkat çekilmek istenmektedir. Zaten dün zamanın kısıtlı olmasından dolayı sorular kısa kesildi ve herkesin heyecanla beklediği En İyi İlk Senaryo Ödülü’nün sahibi açıklandı.

Toplamda 281 senaryo katılmış, ön eleme sonrası 11 tanesi jüri önüne gelmiş. Ön elemenin kimler ve nasıl yapıldığına dair bir bilgi verilmedi. Zaten soru cevap kısmı da bitmiş olduğu için merakım giderilemedi. Belki de benden başka kimse merak etmedi. Ben de madem bu kadar merak ediyordun zamanında sorsaydın şeklinde kendimle konuşarak iç meselemi kapattım.

Bir arada derede, tam son anda sansürden kapı açılınca daha önemli bir konuya değinilip geçildi ki bu meseleyi irdelemek başlıca bir Panel konusu olur: Türlü nedenlerden dolayı seyircisiyle buluşamayan ve bekleyen işler.

IMG_6325

Çelik, 20.000 TL’lik çekin üzerini okuyarak birinciyi ilan etti. Farklı bir yöntem gibi gelmekle birlikte hoşuma gitti. Ödülün sahibi, Kanat Sesleri isimli senaryoyla, umarım filme dönüşür ve Panelcilerin temenni dilekleri gerçekleşir ve biz bu filmi yine Fransız Kültür’ün nedendir bilmem, insana kendini özel hissettiren o salonunda seyrederiz. NECİP GÜLEÇEN, alkışlar ve havada yoğunlaştığı somut bir şekilde hissedilen duygular altında sahneye koştu. Bir kişinin sevincini izlemekten daha güzel bir şey yoktur daha ne diyeyim. Her şey öylesine saf ve güzeldi. Harika bir paylaşım anı oldu.

Şimdi diyorum ki, iyi ki elektriklerin kesileceği varmış yoksa evden dışarı adımımı atmayacaktım.

Reklamlar