Etiketler

, , ,

fotoğraf

Kiki’yi Paris’e okumaya bıkakıp gelmemin üzerinden neredeyse dört ay geçmiş. Bu Pazar bizi ziyarete geliyor bile. Baştan sevdiği yemekleri yaparım, odasını düzeltirim, vs gibi fedakar anne rollerine öykünsem de sanırım bunların hepsi hayalde güzel. Yalnız, ağacımızı süsledik, bir tek altına konulacak paketler kaldı. Bu sene Noel Baba’nın sadece kuru yemiş getirme ihtimali var, şimdiden belirteyim darılmaca gücenmece olmasın.

Kimden çıkardım bilemiyorum, bir kaç ay önce Kiki’nin mezun olduğu okula diplomaların geldiği ve Noel tatiline kadar alınmazsa Fransa’ya geri yollanacağı haberi kulağıma kadar geldi. Zamanında aman daha çok var, bir şekilde gider alırım dedim. Bu hafta başında panikle fark ettim ki bu geçen süre zarfında yolum hiç oralara düşmemiş, halbuki düzenli bir şekilde Hisar’a kadar geliyorum ama… Hafta başında bir türlü ayarlayamadım, onun yerine ayartıldım. Son güne kalmasın, yani Cuma olmasın derdine düştüğümden, bir de bir arkadaş ile buluşma potansiyali bulunduğundan, dün o karlı havada yollara düştüm.

Tarabya’ya varış göreceli olarak fena olmadı. Zincirlikuyu’da metrobüsten inip metroya gitmek için binilen üst geçit var ya, binilen diyorum kendimi kış oyunları sunan atraksiyon parklarında zannettim. Bir yandan kar fırtınası, ters dönen şemsiye, yüzünü jilet atılmışa döndüren sadece mikroskop altında sevimli gözüken o kar tanecikleri, perili köşk misali ayağının altından kayan basamaklar, her türlü etki düşünülerek tasarlanmış. Geçitten inince de bitmiyor, Gayrettepe metro durağına varmak için doğru eğimi verilmiş yeterince uzun bir yokuştan inmek gerekli. Fakat bitişe doğru, etkinin en yoğun olarak tasarlandığı o kısacık 10 metre, yanlarda tutunacak bir şey kalmadığından serbest inişe dönüştürülmüş. Aylık eğlence dozumu tamamlamış olarak dönüşte, bir yandan da şayet dönebilirsem şeklinde içimden geçiriyorum, sahilden Beşiktaş’a geleceğim ve vapurla geçeceğim. Sallanmayla ilgili atraksiyonlar ne olsa ilgimi daha fazla çekiyor.

Neyse bir şekilde Hacı Osman’dan Tarabya’ya indim. Okul aynı yerinde, sağlıcakla duruyor. Sene sonu kutlamaları olduğundan elinde bir takım malzemelerle vs gelen veliler, kara rağmen çil yavrusu gibi sağa sola koşuşturan insan yavrucukları ve gayet cool takılan öğretmeninden, gözetmenine, idari kadrosuna okul personeli, ne diyeyim içim bir garip olmadı. Dünkü ödül töreninde daha bir hoş olmuştum. Uzatmadan diplomayı aldım ve hemen dışarı fırladım. Aslında geri gönderilecek haberinin de sansasyon yaratması amaçlı temeli olmayan bir ani yükseliş olmasından kuşkulanıyorum, dosyada gördüm, alanların sayısı almayanların en az onda biri kadar.

Otobüs durağında bekliyorum, ne bir taksi, zaten gelse de binmeyeceğim aylık mavi kart aldım ve yeterince kullanamadığım için, çift katlılarda geçmiyormuş, haberi olmayanların olsun, kartı rantabilize etmeye çalışıyorum, önümüzdeki ay doldurmayacağım, ne bir minibüs, gerçi ona da binmeyeceğim, ne bir otobüs. Kar rüzgarın etkisiyle jiletliğine devam etmekle kalmıyor aynı zamanda kapıdan, bacadan da girer misali durağın en kuytu köşesinde bile beni yalnız bırakmıyor, sağolsun. Ha bire ters dönen şemsiyeyi durağın metal barına dayadım, yüzümü de arkasına siper ederek köşeye sindim bekliyorum. Arkadaşla anlaşmışız ben binince arayacağım o da Hisar’ın oradan binecek Bebek’te falan balık yiyeceğiz. Tam o sırada önümden yıldırım hızıyla bir otobüs geçip gitmez mi? Arkasından koşturup el edecek oldum ama nafile adam Üsküdar’ı geçti bile. Bekliyoruz. Demin ben şemsiyenin arkasında saklanmış dururken adamın biri daha gelmiş yanı başımda bekler dururmuş, fırtına ve sisten göz gözü görmüyor işte, farkında değilim. Şemsiyemi kapattım yanına yanaştım. Niyetim fırça atmak. Madem otobüslere el etmeyeceksin niye durakta bekliyorsun çekil git diyeceğim, Fransız olduğunu anladım. Mecbur sustum. Şimdi bizim ağız dalaşlarının raconunu bilmez, hiç tadı çıkmaz, anlatmakla da uğraşamayacağım, kendisiyle farklı türden şemsiyeler üzerine bir sohbete koyulduk. Onun elinde 5 liralık saydamlardan olduğundan benden daha dertli. En sonunda yolun karşısına geçerek, elindekini çöpe bıraktı, kısaca vedalaştıktan sonra durağımıza döndü. Bekliyoruz. Şeytan diyor gir okula azıcık matematik falan dinle, ısın, kurun, çünkü tam da palto değiştirecek zamanı bulmuşum sırıl sıklam oldum. Ama arkadaş Hisar’da bekler ve ne olsa zihnimdeki Bebek ve balık görseli daha belirgin.

Epey bir bekledikten sonra boş bir taksi geldi. Yanımdaki Fransız hemen atladı. Başka zaman olsa hop önce ben vardım falan itiraz ederim ama nasıl olsa binmeyeceğim, mavi kart meseleleri… Bizimki yine de bana dönerek metroya kadar “lift” teklif etti. Reddettim. Gitti. Sonra düşündüm, limitim nedir, nereye kadar bekleyebilirim, çünkü canlı canlı buzdan heykel moduna geçmek üzereyim, yanıtını bulamadım. Ama alternatif senaryo geliştirdim. Elimdeki cep telefonuyla ambulansı ya da polisi ararım gelir beni alırlar, diyorum. Neyse bir 15-20 dakika daha bekledikten sonra otobüsün biri geldi ve kurtuldum. Sonrası iyiydi.

Bebek yerine Arnavutköy’de bir yere gittik. Beşiktaş’ta dolandık. DVD aldık. Motorla Üsküdar’a geçtik. Ben de 2 numaraya binip paşalar gibi evime gittim. Kahve içtim. İki film seyrettim. İkisi de berbattı. Onları da başka bir sefere diyerek blog sularından ayrılıyorum. Fransız Kültür Mekezi’nde En Kısa Günün, bugünün şerefine, akşam 7’de 7 kısa film gösterimi var. Hazırlanıp ona gideceğim.

Reklamlar