Etiketler

, , , , , , , , , , , , ,

En iyi senaryo diye konuşurken Kiki’nin tavsiyesi üzerine dün akşam izlediğimiz filmden bahsedeyim dedim. Türkiye’de ve İngilizce baskın ülkelerde “The Names of Love” adıyla gösterilen ama orijinal ismi, İnsanların Adı olarak çevrilebilecek “Le Nom des Gens” olan filmin Michel Leclerc ile Baya Kasmi’nin ortaklaşa yazdıkları senaryosu, 2008 yılında senaristlerin işini değerlendirmek amacıyla 25 senedir çeşitli kategorilerde ödüller düzenleyen Sopadin tarafından birincilikle ödüllendirilmiş. İşin güzel tarafı, Sopadin tarafından ödüle layık görülen senaryoların büyük bir çoğunluğu finansman bularak filme dönüştürülüp çeşitli festivallerde ödüller almaya devam ediyor. Bu siteyi yakından takip etmekte fayda var diyorum. Hele Fransız sinemasını sevenler için vazgeçilmez bir bilgi kaynağı. Umarım geçen akşam ödül törenine bir tesadüf eseri katıldığım bizim En İyi İlk Senaryo yarışması da Sopadin’inki ve muhakkak ki bilmediğim başka benzerlerininki kadar başarılı ve sürdürülebililir bir ömre sahip olur.

Geleyim filme… Konu şöyle ilginç; Baya Benmahmoud gibi rehberde bir eşi daha bulunmayan, zamanında piyano dersleri alırken düzenli cinsel tacize uğramış ki bunu biz daha-dün-annemiz’i bile çalamamasından hemen anlıyoruz, bir isme sahip baş kadın kahraman ile Arthur Martin gibi rehberde en az 200 adet bulunan ve üstüne üstlük herkesin bildiği, tanıdığı mutfak mobilya markası, daha çocukken Nazi kamplarından güçlükle kurtarılmış bir annesi olan baş erkek kahramanın sıra dışı aşk öyküsü.

Baya’nın annesi evsizlere evini ve/veya kucağını açan bir aktivist. Hangi cins, ırk ya da türden olursa olsun ezilenlerin yanında. Babası resme aşırı kabiliyeti olan ve fakat hayat şartları gereği boyacılık yapmak zorunda kalan ve bunu da bir nimet sayan bir Cezayir göçmeni. Haliyle toplu yaşama alışmış ve seven, sevecen, yardımsever bir aile.

Arthur’unkilerse tam tersine neredeyse kendi gölgelerinden şüphe duyan ve kendi halinde olmasa da çekirdek bazında yaşayan bir aile. Öyle ki Arthur kendi anne babasından gayrı hiç bir atasını ya da akrabasını, hısmını bırakın tanımak bahsini bile duymamış. Mühendis babanın tek gururu ve zaman zaman oğlunu götürüp uzaktan hayranlıkla seyrettirdiği kendi inşaatı nükleer santraller.

Arthur  ölü hayvanları inceleyerek ölüm sebeplerini bulan ve kuş gribi, domuz gribi gibi toplumda baş gösteren ilgili korkuları medyanın da yardımıyla, çünkü durmaksızın kendisine referans şeklinde başvurulan önemli bir şahıs, başlatan bir mesleğe ve karaktere sahip.

Baya ise kendi tanımlamasına göre, çocukken uğradığı taciz sonucu psikiyatristlere bakılırsa ya pedofil ya da fahişe meslekleri kendisine biçildiğinden fahişe olmayı seçip, faşistlerle ve sağcılarla yatarak onları solcu yapmayı kendine meslek edinmiş. Hatta sürekli yanında taşıdığı, içinde bugüne kadar topluma kazandırdıklarını sergilediği, manken ya da sanatçıların işlerini göstermek amacıyla kullandıklarına benzer bir “book”u bile var.

Şu an içinde bulunduğumuz zaman ve yakın geçmişle iki kişinin aslında traji komik öyküsünden yola çıkarak daha evrensel bir toplum karmaşasını anlatmayı başarmış cıvıl cıvıl hayat dolu bir film. Bir kaç kere seyredilesi…

Bunun dışında her zamanki gibi günler çok çabuk geçiyor. Üç-dört aylık bir aradan sonra tam zamanlı olmasa bile özlenen yemekleri pişirme açısından yarı zamanlı anne sıfatına geri döndüm. Yemek yapmak bu kadar zul gelirken nasıl oldu da dolduruşa gelip “Cevizli Biber” gibi ufak bir restoranı kurma işine kalkıştım hala şaşıyorum. Bir daha mı asla dediğim mesleklerden biri tabii. Gerçi pişman falan değilim son zamanların en büyük eğlencesi olduydu. Kısa süren her şey iyidir hesabı. Çok şey öğrendim.

Yahu sezon itibariyle midir nedir her iki paragraftan birinin bilanço üzerine olması. Hesap falan kapatmıyoruz henüz. İki haftada bir bu blogu artık kapatayım cinsinden düşünceler aklıma düşse de, şimdi artık biliyorum ki bir dahaki salgın sürecine kadar mutlu mesut yazmaya devam edeceğim. Ayrıca felsefem gereği, hatırlatayım, geçen gün Çekirdek’le AVM’lerden birinde benzer slogan basılı bir tişörte rastladık, “Çalışma arzusu gelince oturup geçmesini bekliyorum”, her hangi bir düşünce/dürtü saldırısı anında oturup, bu oturma eylemi film seyretme, dergi kitap okuma, sosyal yaşamla gereğinden fazla kaynaşma ya da müze vs gibi daha farklı bir takım kültürel etkinlikleri de içine alarak biraz geniş anlamlı tabii, geçmesini bekliyorum. Herkese de tavsiye ederim. Oldukça etkili bir yöntem. Geçmesini bekleyemediğim tek ya da nadir dürtülerden biri açlık dürtüsü. Aslında ona da bir yöntem buldum. Karatay diyeti yapanlara da tavsiyemdir; kriz anında cam kavanozu kırınız ve içindeki kurutulmuş çiğ kabak çekirdeklerini çıtlatmaya başlayınız.

HOP BEN GİTTİM.

Reklamlar