Etiketler

, , , , ,

IMG_4900
Tembellik. Bugünlerde kendime yakıştıramadığım ama takıştırdığım kelime, bu. Hiç böylesine manasız bir varoluş sürdürdüğümü hatırlamıyorum. Sabah akşam kitap okumak, film ve dizi seyretmek dışında pek bir şey yapmıyorum. Ha bir de sokağa çıkıyor kendimi en yakın Cafe’ye ya da kitapçıya atıyorum. Sonra bir bakıyorum zaten gün bitmiş. İşin garibi böyle de mutluyum. Tek özlediğim yazı yazmak.

Bu alanda kendime özgü bir takım teknikler geliştirdim. En önemlisi, öyle başkalarının yöntemlerini benimsemekle hiç bir yere varamadığımı ve varamayacağımı anlamak oldu. Evet sevdiğim bir yazarın nasıl ürettiğini okumak çok zevkli… Hala da okurum. Ama iş oraya kadar. Aynı şeyi denemeye çalışmak, üretmenin tek ya da sayılı bir kaç tane yöntemi olduğuna inanmak saflık. Somut bir örnek verirsem, yazamayacak bir andaysan eğer, unutmamak için mutlaka not al, tavsiyesi… Bu yöntem, kendim için konuşuyorum, vakit kaybından başka bir işe yaramadığı gibi her yanım bu alınan notlarla dolu ve onları doğru dürüst bir yerlere temize çekmediğim için işimi iyi yapmadığım, asla başarılı olamayacağım inancıyla yaşıyorum. İkincisi, aldığım notları okurken ne demek istemiş olacağımı anlayamamanın ya da o anki atmosferi kaybetmiş olmanın yanı sıra bir de anlatmak için coşkuyla dolup taştığım bir olayı ya da fikri daha ilerisi için kaydetmiş olmak tüm hevesimi kaçırıyor. Sanırsın zihin, bir kere aklıma düşeni, onunla işi bitmiş gibi en derin kuytulara bir yere, bir daha yüzeye çıkarmamacasına saklıyor.

İkinci Kat tiyatrodan daha önce bahsetmiştim. Müdavimi oldum desem yeridir. Geçenlerde Limonata adlı oyunun son temsiline gittik. Şimdi burada anlatsam okuyanlar gitmek isteyecekler ve fakat gidemeyecekler. Son temsil olmasına sondu ama salon öylesine doluydu ki, elli kişiden daha fazla kişi almadığını da belirteyim yine de, en az bir sene daha dolu oynardı benden söylemesi.

Oyunun ismi neden limonata, onu yazarı da bilmiyor. Oyunun anlatıcısı Müge adında bir yazar. Sahne, ilk romanı yayınlanan Müge’nin bir televizyon röportajı ile açılıyor. Hemencecik anlıyoruz ki, sunucu kadın yazarı övmek ya da tanıtmaktan çok yerin dibine batırmakla ilgili… Programa çıktığına çıkacağına bin pişman evine dönen Müge, ikinci sahnede aklı gelip giden annesinin yanında, anlamsız bir telaş içinde. Karakteri itibariyle hayli telaşlı… Evi toplamak, yiyecekleri ayarlamak gibi… Sanki hareket etmezse başına üşüşecek düşüncelerden korkuyor. Neyse ikinci sahnede biliyoruz ki anne kız televizyonda yayınlanan röportajı birlikte izlemiş, kadın sevinçli gururlu, tek öğrenmek istediği Müge’nin ikinci kitabını ne zaman bitireceği… Hatta henüz başlamadığını öğrenince hadi diyor gel beraber yazalım. Her şey çocuğu motive etmek üzerine… Müge kızıyor haliyle ve fakat kadın işin peşini bırakma yanlısı değil, o zaman diyor gel benim hayatımı yazalım. Buralarda nasıl güldük hepimiz, sormayın.

Olay bir anne, biri kız, Müge, ikisi erkek, senelerce evvel kimseye haber vermeden bir kıza aşık olarak peşinden Paris’e giden ve şimdi aniden geri gelen, bir müddet sonra anlıyoruz ki kız bunu terk ederek başkasıyla evlenmiş küçük kardeş Melih, askerden bacaklarının işlevini kaybederek tekerlekli sandalyeye mahkum dönen ağbi Ege, üç kardeş ve Ege’nin sevgilisi Koray arasında geçiyor. TV sunucusu ki onu Yalnızlar Kulübündeki Emel olarak tanıyoruz, Heves Duygu Tüzün, bu oyunda hoş bir çerçeve öykünün karakterini canlandırıyor. Anneyi oynayan Deniz Türkali, Müge Banu Çiçek Barutçugil, yine Yalnızlar Kulübünden tanıdığımız Nazım, burada Ege Tevfik Şahin, Ege’nin sevgilisi Koray, Barış Gönenen ve Melih, Sezgi Mengi, hangi birini söyleyeyim hepsi birbirinden başarılı. Koray’ın “Özlem Abla” hitapları hala kulağımda.

Oyun komik olduğu kadar hüzünlüydü de.. Aslına bakılırsa, aklını kaybetmekte olan, büyük oğlunun askerden sakat dönmesini kabullenmeyen, onu hala ilk okulda zanneden bir anne, tüm sorumluluğu üstlenmiş, her şeye yetişmek için kendini paralayan, aileyi bir arada tutmaya çabalayan bir kız kardeş, Melih’in gelmesiyle ortaya dökülen kirli çarşaflar, vs dedikodu severlere uygun bir öykü…

Ege’nin sahne ortasında kusması çok etkileyici. Nasıl yaptığını anlayamadım. Hile var mı? Varsa nedir çok merak ettim. Ege’nin Koray’la öpüşmeleri öylesine duygusal ve romantik. Bir birlerine bakışları sevgi dolu gerçek hayatta da sevgililier sanırsın. Melih’in, kitabını kendisine danışmadan babasıyla ona ithaf eden Müge’ye çıkışması sindirici… O bağırdıkça Müge’yle birlikte yerin dibine geçtik. Önce böyle bir şey beklemediğimizden şaşırdık, sonra kabahatli gibi utandık, çekindik, resmen sindik. Böyle dar alanlarda oynanan oyunlar duyguları profesyonelce aktarmasını iyi bilen oyunculardan izlendiğinde ne diyeyim seyircinin yüksekten atlamışcasına adrenalini yükseltiyor. Bir anda gülüyorsun, derken hislenip ağlayacak hale gelmişsin, bir bakıyorsun havada aşk kokusu var, acıma, hayret, merak gırla giderken askere gitmekle gitmemek arasında kararsız Koray’a bakarak sisteme lanet edip öfkeleniyorsun. Kısacası görmemen, bilmemen gereken insanların giziline bodoslamasına dalmışsın misali hislerle dolusun. Asıl keyifli olan yanı da burada tabii…

Oyunun yazarı Sami Berat Marçalı’yı da unutmamak lazım. Öykü aşama aşama öyle güzel açılıyor ki, 90 dakikanın sonunda eve dönmek istemiyorsun. Bir 90 dakika daha olsa gıkını çıkarmadan oturur izlersin.

Oyunun sahneye konuşunda en çok hoşuma giden şeyse iki farklı ev içinde geçenlerin, Anne ve Ege ayrı evlerde oturuyorlar, aynı sahne üzerinde, belki de yer darlığından pratik çözüm bulma kaygısıyla yapılmıştır, birlikte yaşaması, yaşanması, yaşatılmasıydı… Bayıldım.

Neyse işte böyle… Bu cumartesi yine İkinci Kat’tayım. Bu sefer Dissosya’yı seyredeceğim.