Etiketler

, , , , , , ,

fotoğrafBu sene 15 Kasım’da Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezinde Selim İleri, Murat Gülsoy’un konuğu olarak bir söyleşiye katıldı. Hava soğuktu, az çok ıslaktı, karanlıktı, uzaktı, bir çok işim vardı, ev aksine sıcak ve kucaklayıcıydı, elimdeki kitap sarmıştı, vs… Üşenip de gitmemek için bir sürü sudan-topraktan sebebim vardı. Ama kalktım gittim. İyi ki de gitmişim, burada bahsetmesem bile bu senenin en keyifli anlarından bir tanesiydi. İleri’ye yöneltilen sorular zekiceydi, cevaplar mükemmeldi, ortam her daim espriliydi, bir dönemin gizli kalmış dedikoduları ortaya döküldü, daha nice anılar arasında eski filmlerin senaryolarından, yönetmenlerinden, yapım aşamalarından bahsedildi…

Zamanında kayıt düşerim diye oldukça uzun notlar almıştım, ha bakın ona üşendim işte paylaşmadım, ama bazı şeyler bende, özellikle de Kerime Nadir üzerine söylenenler takıntı yaptı. İleri, Nadir’in arkasından sürüklediği büyük okuyucu kitlesinin yabana atılır olmadığını, çok fazla sayıda eser vermiş olduğunu, dönemin sosyal edebiyat açısından en büyük isimlerinden biri olduğunu ve bütün bunlar göz önüne alındığında kendisinin bugün hak ettiği yerde olmadığını düşündüğünü söyledi. Gerçi bugün kim hak ettiği yerde şeklinde bir fikir zihinlerden geçse de bazen ya da çoğunlukla diyelim bazı isimlere takıyor ve dünyayı hep onların gözlükleriyle algılamakta diretiyoruz.

İleri daha sonra Kerime Nadir’in romanların dışında, Romancının Dünyası adı altında yazı anılarına dair takdire şayan bir kitap yazdığını ve maalesef bunun da kimse tarafından bilinmediğini, halbuki içinde dönemin edebiyatı ve çevreleri için önemli bilgiler olduğunu söyledi. Tabii takdir edilir ki bende merak uyandı. Daha eve gitmeden elimdeki telefonun internet bağlantısı sayesinde piyasadaki nice internet kitabevilerinde böyle bir eserin kaydının bile olmadığını fark ettim. Gece yorgundum hemen yattım. Ertesi sabah daha sıkı bir araştırma yapmak üzere erkenden bilgisayarın başına oturdum. Hayır o kadar hiç bir iz yoktu ki acaba kitabın adını yanlış mı duydum diye düşünmedim de değil.

Neyse bir iki tıklamadan sonra Bilkent Üniversitesi’nin ve bir de ünlü yabancı bir üniversitenin, şimdi adını unuttum, kütüphanelerinde birer adet bulunduğunu öğrendim. İstanbul’da yoktu yalnız. Yine de sevindim. Böyle bir şey vardıysa elbet bir yerden çıkardı bir nüshası. O gün giyindim, Beyoğlu’na sahafları gezmeye çıktım. Bir yandan da Sylvia Plath’ın 6:45 yayınlarından çıkıp baskısı tükenen Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı isimli öykülerini arıyorum, bu da ayrı bir anlatı ya… Umarım unutmam. Tabii ki bulamadım. Çoğu sahaf adını bile duymamıştı. Eve eli boş döndüm. Ertesi gün somut bir sonuç alamadan Kadıköy’ü dolaştım. Yenilgiyi kabul ederek yine eve döndüm. Zaten başka bir yere döne bilirmişim gibi… Kuyruğumu bacaklarımın arasına kıstırmıştım ama internette de, net bir adres vermek gerekirse http://www.nadirkitap.com’da her iki kitabı da düzenli aralıklarla aratmaya devam ettim. Ne zamandı hatırlamıyorum, en fazla bir iki ay önce, her ikisini de buldum. Johnny Panik Tarlabaşı’ndaki Kibrit’ten çıktı. Romancının Dünyası da Ankara’lı Gülmisal’den… Önce takibe aldım. Sonra dayanamadım bu ay başında ısmarladım. Hafta başında elime ulaştılar. Dün akşam bilgisayarı formatlarken, bu arada evet yine bilgisayar sorunlarım vardı, sabaha kadar oturup onunla uğraştım, elimdeki kitap bitti, sırada başkaları olmasına rağmen Nadir’in Dünyasına şöyle bir bakayım dedim, elimden bırakamadım. Bu arada biraz önce baktım, nadirkitap.com’da iki örneği daha ortaya çıkmış.

Nadir’in anılarının beni bu kadar ilgilendirmesinin bir başka sebebi de bu dünyada kendime bir yer edinmeye çalışıyor olmam. Tabii ne kadar uzak olduğumu daha ilk sayfalardan anladım. Nadir’in 17 yaşında masasının üzerinde bir çok öyküsü ve beş romanı varmış. Nedense bu bende hayal kırıklığı yaratmanın ötesinde, motivasyon oldu. Garip tabii… İlerleyen sayfalarda basılabilmek için önce ne kadar red edildiğini, ki bu bir çok yazara ortak anı teşkil eder, ilk kitap halinde çıkacak Hıçkırık’ı, o zamanlar romanlar ilk önce tefrika halinde gazetelerde yayınlanırmış, kimse üstlenmediği için kendi çabalarıyla bastırdığını ve fakat piyasaya dağıtımından önce İnkilap Kitabevi’nin bir şekilde işi üstlendiğini ve hemen akabinde ikinci baskıya geçtiğini okudum.

Asıl bana ilginç gelen ve burada paylaşmak istediğim iki şey var; Nadir’i görüşmeye çağırdıklarında, Hıçkırık’ın TAN gazetesinde yayınlanabilmesi için kısaltılması, biraz makyajlanması gerektiğini söylemişler. Heyecana kapılan Nadir hemen tamam demiş, basılsın da ne isterseniz onu yapın. Gel zaman git zaman gazeteden hiç haber çıkmamış, o da arayıp sormamış, halbuki biz olsak gece gündüz nasıl taciz ederiz, sonra bir gün gazetede tefrikaların bir kaç gün içinde yayınlanmaya başlayacağı reklamını görmüş, sevinmiş. Kalkmış gazeteye gitmiş, elden geçmiş versiyonunu görmek istemiş. Getirmişler.

Roman geldi. Ben onu mavi mürekkeple yazmıştım. Rötuşlar kırmızı mürekkeple yapılmıştı. bir çok sahifenin kısmen ya da başkan başa çizilmiş olduğunu görünce şaşırdım.

Halil Lütfi Dördüncü parmaklarını birbirine geçirdi, boynunu büktü. Ama kesin bir ifade ile:

– Bazı bölümler çok uzun tutulmuş. dedi. Pasajlar da gereksiz ayrıntılar olduğundan onlara kıymak zorunda kaldık. Bu kadar büyük bir romanı tefrikalar kaldırmaz. Yayını bir yıldan fazla sürer o zaman… Okuyucuyu bıktırır…Sustuğumu ve üzüldüğümü görünce yine gülümsedi:

– Böyle şeyler olacak. Alışacaksınız. Yayın hayatı sizin isteklerinize uymaz. Heli başlangıçta…

Sözün kısası, böylece beş yüz sahifelik “HIÇKIRIK”ımın hemen üçte biri atılmış oluyordu. Dudaklarım titreyerek:

– Kim yaptı bu gaddarlığı? diye sordum.

Halil Lütfi Bey bir an sustu. Sonra bir sır verir gibi:

– Nazım Hikmet! dedi.

İkinci paylaşmak istediğim de Hıçkırık’ın Turhan Tan tarafından yazılan ilk eleştirisi; Tan gazetesindeki Köşe Penceresinden, bu Penceresinden tabiri çok bir tanıdık geldi ama çıkaramadım şimdi, adlı sütununda yayınlanmış. Hıçkırık kelimesinin kökeninden de bahsetmiş. İşte bu ilginç. Bu arada Kerime Nadir’in Turhan Tan’ı ölmeden tanıma fırsatı olmamış. Keşke olabilseymiş.

Bu, bir romandır. İlkin adıyla, sonra da yazarının kadın oluşuyla dikkatimi çekti. İsim üzerinde duruşumun sebebi çocukluğuma, ilk tahsil çağıma ait bir hatırayı zihnimde kımıldatmasıdır. Şimdi hafıza kuvvetimin bile güçlükle izlerini seçebildiği o uzak günlerde hocam bir gün hıçkırığın yanlış olduğunu ve bu kelimenin inçkırmak aslından geldiğine göre “inçkırık” olarak telaffuz olunacağını söylemişti. Halbuki aynı hoca bize, o pek meşhur ve pek de güzel olan ahenk kaidesini öğretmiş, hafif heceyle başlayan kelimelerin gene hafif heceyle, ağır heceyle başlayan kelimelerin de gene ağır heceyle biteceğini belletmişti. Onun bu dersi inkar dercesine davranması, “i” ile başlar bir kelimeyi kalın heceyle yürütüp bitirmesi tuhafıma gittiği gibi, hepimizin yadırgamadan kullanageldiğimiz hıçkırığa yanlış demesi de hayretimi çekmişti.

Çocukluk bu ya, itiraz ettim ve hıçkırığı -fakat hi hecesini hı yaparak- savunmaya yeltendim, Hocam bu cür’etime kızdı. Çağatayca’da inçkırmak şeklinde ve için için ağlamak manasına gelen kelimenin batı Türkleri lehçesinde de inçkırmak biçimini aldığını, “hicabi hacizin” sıkışıp büzülmesinden ileri gelen ses manasını ifade ettiğini söyledi. Sonunda da: “Sen ey cahil çocuk, ne cesaretle hocanın sözlerine itiraz edersin, utanmaz mısın?” dediğinden bana hıçkıra hıçkıra ağlamak düştü. Bununla beraber bu hadiseden gene faydalanmıştım ve eve dönüşte lügata bakıp “hicabi haciz”in, “göğsü karından ayıran zar” olduğunu öğrenmiştim.

İşte bu hatıranın zihnimde kımıldamasıyla “Hıçkırık” romanına karşı içimde uyanan ilgiyi, o eserin “Kerime Nadir” adında bir bayan tarafından yazılmış olması katmerlendirdiğinden kitabı okumaya karar verdim; elli kuruşu feda ederek bir tane aldım. Orta çapta yüz yetmiş beş sahife tutan romanı bir çırpıda gözden geçirdim.

[…]

Konu sorununda biraz durmak isterim: Bugünün romanları bir kıymet tebarüz (belirme) ettirebilmek için, umumi hayatın en kıvrak ve en nazik safhalarına temas etmiş olmak zorundadır. İçinde yaşadığımız toplumsal hadiselerin rengini, sesini ve -tabir caizse- tadını aksettirmekle beraber, o hadiselerden doğacak geleceği de sezdiren roman tamamıyla başarılı olmuş bir eser demektir. Felsefe, nükte ve tahlil, eserin pek tabii malzemeleridir. Lakin bunların eserdeki yerleri, benim kanaatime göre, biraz esiri (esir, eter’den, çok hafif, uçacak gibi) olmak gerektir: Sezilmeli, içilmeli, fakat madde oldukları anlaşılmamalı!

“Hıçkırık”da tasalluf (kendi gücü dışında görünerek övünme) olmadığı gibi tefelsüf (feylesoflaşma) da yok. Fakat berrak su gibi revan (akan) bir tasvir var. İnsan bu güzel eseri okurken bir tatlı ve mufassal beste dinler gibi oluyor ki, yazarın kudretini de işte bu halet belli ediyor…

Romanı okuyacakların zevkini kırmamak için konuyu açıklamak istemiyordum. Lakin takdir duygularımın pek haklı olduğunu göstermek için kısaca söyliyeyim ki, bu romanda genç bir kızın irsi denebilecek bir aşkla kalbini bir erkeğe verişi anlatılmıştır. Fakat bu sonuca gelinceye kadar eserde neler ve neler var!

Bayan Kerime Nadir’i candan tebrik ederim.

Gönderi bayağı uzun oldu. Selim İleri’nin yazı yazmaya ne şekilde başladığına değinmeden de bitiremeyeceğim: Çocukken hayranlıkla radyo tiyatrosu dinlermiş. Tennessee Williams’ın Sırça Kümes’inin bir bölümünde aniden, o aralar 8-9 yaşlarındaymış, heyecanlanıp ayağa fırlamış; ben de yazılar yazıp acıları anlatacağım.

Özetle, söylemek için biraz geç oldu ama 15 Kasım benim için güzel ve özel bir gündü. İleri’ye, Gülsoy’a, Mithat Alam Film Merkezine ve o söyleşiyi hazırlayan herkese buradan teşekkür ediyorum.

Romancının Dünyası’nın yeni baskısının yakında yapılması dileğiyle, neyse ki Hıçkırık’ınki Doğan Kitap’ta var, çünkü ilk fırsatta onu da okuyacağım, merak işte, ırsi bir aşk deyip geçmemeli… Gel de tesadüfleri sevme ve onları bekleyerek yaşama…

Reklamlar