Etiketler

, , , , , , , ,

Picture 239549053

Nadir görülen gecelerden biriydi.

Hayat artık komik gelmediği için yazmıyordu. Bazen de tam aksine olanlara kahkahalarla gülüyordu, yine eskisi gibi. Fakat bu sefer de paylaşmak istemiyordu. Yazmıyordu. Yazılarında büyük harf kullanmayı sevmiyordu. Kullanmadı. Küçük harflerle yazılanlarsa okunmadı.

Balığa gittiği bir gün oltasını atmış bekliyordu. Beklerken karnı acıktı. Herkes beklerken acıkır. O yüzden yemek yer. Hatta yemek bu sebepten icat edilmiştir. Beklemeyi mümkün kılabilmek için. Ve herkes bir şeyleri bekler. Kesinlikle bekler. Adına Hasan diyesim geliyor. Hasan oturduğu çivit mavisi katlanır koltuğundan kalktı, arkada bankın üzerine koyduğu balık çantasına doğru yönlendi. İçini açtı. Ragbi topu büyüklüğündeki alüminyum paketi dışarıya çıkardı. Güneşin diklenmeye başladığını göz önüne alırsak, bahardayız, öğleye yakınız. Yok, yok öğle saatini biraz geçmişiz. Olmadı. Hasan beklerken acıktığına göre, demek ki olmaması gereken bir saat bu. Öğleden evvel olmalı. Belki de geç kalkmıştır. Belki de bu koca alüminyum top paket onun gecikmiş kahvaltısı. Hasan, hey Hasan!

Paketini açmakta olan Hasan’a gaipten adını sesleniyorlarmış gibi geldiyse de, gerçeklikten uzaklaşmamayı kendine ilke ettiğinden etrafına bakmaya başladı. Güneş tepesindeydi. Başında kasketi yoktu. Gözlükleriyse hiç olmamıştı. Haliyle gözlerini buruşturdu. Göz kenarlarındaki, burada pınarlarında diyesim var ama onlar tamamıyla ters taraftalar, çizgiler daha da belirginleşti. Kafasını sağa sola çevirip durdu. Bir iki dakikalık sessizlikten sonra, gerçi boğaz trafiği hiç kesilmemişti ama ona ses edeni göremeyince oluşan boşluğu sessizlik sandı, acıktığı aklına düştü. Kafasını oltasından yana çevirdi. O da bekliyordu. Beklemek acıktırıyordu.

Paketi açtı. Bütün bir ekmeğin içini kesip arasına kavurma kıstırmış olduğunu görünce yüzünde yemeğini beğenen itlerin gülümsemesi belirdi. Bir iki havladı diyeceğim ama yersiz kaçacağından sözümü sakınıyorum. Yarısını kopardı. Geri kalanı, daha sonrası için, buruşuk alüminyuma, aslında önceleri bu kadar buruşuk değildi, defalarca kullanımdan sonra buruşuyor, ütülesen bile ilk günkü gibi açılmıyordu, güneşten kamaşan göz kenarları gibi, sardı ve çantasının içine özenle yerleştirdi. Gerisin geri mavi bez koltuğuna döndü oturdu. Oltasına baktı. Tık yoktu. Taze ekmek ve kavurmanın kokusu burnunun ta içlerine, en derinlere kadar girmeye başlayınca bir an evvel bir ısırık almak istedi. Ağzını açarak hazırlandı.

O göz kenarı var ya o göz kenarı, bebeği tam ortadan denizin laciverdi üstünde karşı yakanın yakınsı uzaklığına dalmış bakarken oltanın kıpırdadığını fark etti. Böyledir işte… Hep bu kenarlar, köşeler ayırır insanı kendi yolundan. En azından Hasan için böyleydi. Sapakların, saplantıların adamıydı. Belki de o yüzden yazıyordu. Unutmadan bir gün sormalıyım neden yazdığını, neden küçük harf kullandığını… Nasıl olacaksa?

Oltanın kıpırtısı, kavurmanın kokusuna üstün geldi. Hasan elindeki yarım ekmeği unutarak yerinden fırladı, iki eliyle oltaya sarıldı. Gözleri, bebekleri ve kenarları dahil, belki de uçları demeliyim, misinanın laciverde battığı noktada sabitlendi. Heyecan yaşanırken kenarlar bile odaklanır. Biyolojik kanun. Hasan oltasını çekerken, kavurmalı ekmek de kaderine razı olmuş, kendi olayından daha büyükleri karşısında sinersin, kaldırımın ıslak-kuru yosunlu, ufak-tefek taşlı topraklı tozunda yattığı yerden pür dikkat, kabuğundan geldiğince, Hasan’a ve elindeki oltasına bakıyor, bir zamanlar olduğu yeri hasretle anıyordu.

Aslına kalırsa daha da anardı ama ah o lanet olası, canları çıkacası karıncalar olmasaydı. Nereden çıktıkları bilinmeyen, bir anda tepede mantar gibi biten o karıncalar yok muydu? Bir ekmek için küf mantarları yerine karıncalar tarafından parçalanarak yenmek ecellerin en kötüsüdür. Hem Hasan’ın midesine inmek gibi ebedi bir huzura bu kadar yakınlaşmışken…

Kavurmalı ekmek boğaz kenarındaki balıkçılar kaldırımında kaderine razı gele dursun, Hasan oltayı çekmeyi başardı. Ucunda kahverengi kösele ayakkabı sallanıyordu demek istesem de yalan kıvırmayı beceremediğimden, hemen anlaşılır, iki minnak istavrit vardı diyerek gerçekleri olduğu gibi anlatıyorum. Bugünlerde zaten bunu kendime görev olarak saptadım. Gerçekleri anlatmak. Madem Hasan anlatmak istemiyordu. Kurtçuk misali iğne ucunda kıvrılan istavritleri baktı kaldı. Hasan tabii ki… Kavurmalı ekmeğin bir şeylerin farkına varacak hali mi var?

Neden balık tuttuğunu hatırlayamadı. Neden bu deniz kıyısına geldiğini anlayamadı. Anlamsız geldi birden balık tutmak. Onca heves sarıldığı misinanın ucunda sallanan bu iki kıldan tüyden, basil büyüklüğündeki istavrite bakıp hayatın anlamını ya da anlamsızlığını sorgulayabilmek için zaten ya Kavurmalı Ekmek ya da Hasan olmak gerekir. Oltayı olduğu gibi, balıkları iğneden kurtarmaya bile zahmet etmeden fırlattı attı denize. Gerisin geri mavi bez koltuğuna çöktü. Burada Hasan’ın davranışını biraz merak etmekle birlikte sormak için kendisine yaklaşmaya çekinen diğer balıkçılar arasında benim de olduğumu belirtmek isterim. Hayır ben balıkçı değilim. Ama oradayım, ve sormak istiyorum. Fakat konuşamam. Diğerleri sormazsa ben de soramam. O gün sakalı vardı Hasan’ın. Tuzlu biber. Belki de ondan kimse cesaret edip yaklaşmadı. Ya da umurlarında olmadı. Çöpleri toplamakta olan çocuk hariç. Onun umurundaydı. Ama o da sormadı. Atladı denize, bir çırpıda kıyıdan uzaklaştı, kara batak misali daldı, batmakta olan oltayı yakaladı, kıyıya çıkardı.

Bu esnada Hasan derin denizin arkasındaki karşı kıyıya dalmış, derinlikle bakıyordu. Aklından bir şey geçtiğini zannetmiyorum. Hayat bir kere anlamsız geldi mi düşüncenin yeri yoktur zihinlerde. Hasan da böyleydi artık bir süredir. İstavritlerin üzerinden gümüşi ışıklar saçtıran güneş mi sebep olmuştu buna hala kendime sorar dururum.

Çöpleri karıştıran çocuk, giysilerinden sular damlayarak, elinde olta, yüzünde zafer gülümsemesi geldi Hasan’ın yanına. İt olsa önce bir kaç tertip silkelenirdi el karşısına çıkmadan ama ne yapacaksın olmayınca…

Abi, dedi. Al oltanı.

Hasan dönüp baktı. Daldığı yerden kafasını çevirip de bakmaz zannediyordum ama baktı. Hatta güldü çöpleri karıştıran çocuğa. Sonra dedi:

Sen de kalsın. Üstü de sende kalsın.

Hasan öyle deyince oltanın üstüne baktım. İstavritleri duruyordu. Çöpleri karıştıran çocuk telaşla ortadan kayboldu. Hasan’ın bekleyecek bir şeyi kalmamıştı ama açlığı yine de başına tepti. Ekmeği aklına düştü. Bir iki arandıktan sonra, yerdeki kahverengi yanar döner büyük leke göz kenarına ilişti. Hep bu göz kenarı işte. Dediğim gibi. Eğildi. Bir üfledi. İki üfledi. Üç üfledi. Karıncaların hiç birini uçuramadı. Sanırım işte o an karıncalara hitaben yazmaya karar verdi.

Reklamlar