Etiketler

, , , , ,

IMG_2318

Hasan’ın beyaz bir word sayfasına Karınca Yazıtları başlığını atması yine de nereden bakarsanız bakın bir kaç haftayı buldu. Görünen o ki kavurmalı ekmek tek başına kafi gelmemişti.

O Pazar günü Hasan, mavi bezden katlanır balık sandalyesinde boğazın laciverdi üzerinden kah karşı kıyıyı gözlemleyerek kah yerdeki ekmeğin parça parça sökülüp uzakta göremediği bir yerlere taşınmasını akşam üstü loşluğuna kadar seyrederek geçirdi. Nedense açlık hissetmedi. Güneşin batmaya yüz tutmasıyla yerinden kalktı, sandalyesini katladı. Karıncaların mesaisi henüz bitmemişti. Yağmalama işleminin tüm hızıyla sürmesine rağmen bir ragbi topunun yarısı büyüklüğündeki kavurmalı ekmek, gece mesaisi olmadan bitecek gibi değildir. Gerçi biraz daha kalsaydı Hasan, hummalı gidiş gelişler sonucu küçülen ekmeğin çok sevilen bir liderin naaşının son yolculuğunu andıran bir ciddiyetle ana kraliçenin yeraltı sarayına taşındığını da görecekti.

Bankın üzerinde duran çantasının yanına geldiğinde ağzını açık unuttuğunu gördü. Hemen omuz silkiverdi. Zaten içinde değerli bir şeyi yoktu. Hasan’ın değerli hiç bir şeyi yoktu. Aslında vardı da, o pek değer bilmezdi. Örneğin Güney Afrika’dan getirdiği, hafta sonunda, bu Pazar değil ama, bazen de işe giderken gri takımının altına giydiği İnka desenli spor ayakkabıları, karşı apartmanda oturan kız öğrencinin iştahını kabartıyordu. Kapı önünde ayakkabı çıkarma adeti olsa çoktan elden kaçıracaktı güzelim ayakkabılarını. Çantanın fermuarını çekmek üzere eğildiğinde içindeki alüminyum topu fark etti. İşte yalnızca o an açlığı yeniden aklına düştü. Aldırmadı, toparlanmaya devam etti. Çantayı sırtına vurdu. Katlanır sandalyeyi, bankın yanındaki ağaca dayadığı bisikletin, her pazar sabahı o ağaca dayardı, gidonu üzerine uzunlamasına yerleştirdi. Bir kısmı öndeki tel sepetin üzerine taştı. Olta olsa onu da sepet içine sabitlediği bir kelepçeye kıstıracaktı ama yoktu. Bayrağı olmayan gezer pota-olta, bisiklet üzerinde olduğu için gezer, gitmiş, yerine Pazar-gezer, bisiklete sadece Pazarları bindiği için, Hasan kalmıştı. Anlaşılacağı balık işi bitmiş, yerini henüz bilmese de karıncalar almıştı. Bisikletine atladı. Eve doğru bir müddet sahilden, Hisar’a gelince merdiven-yokuşu bisiklet yanda ayaklarıyla çıkacaktı, pedalları çevirmeye başladı.

İçine doğduğu tahta evin önüne geldiğinde bisikleti kucaklayarak yukarı ikinci kata çıkardı. Üç katlı, annesinden kalma aile yadigarı eski İstanbul evlerinden biriydi. Mahallenin solgun gülüydü. Tek başına çok büyük geldiğinden orta katında kendi oturur altı üstü kiraya verirdi. Satmaya kalksan iyi para eder ama bakımı masraflıdır bu evlerin. Kapıdan içeri girdiğinde ilk işi çantayı sırtından çıkarmak oldu. Her zamanki yerine, geniş antrede duran masanın ayağına fırlattı attı. Masanın üzerinde bir zamanlar, içinde annesinin yerleştirdiği plastik zambaklarla birlikte duran vazo sallandı. Her zamanki gibi. Düşmedi. Her zamanki gibi. Katlanır sandalyeyi gerçekte ayakkabıların durması gerekli dolaba yerleştirdi. Ayakkabılarını sorarsanız, onlar salonun baş köşesinde çıkartıldıkları yerde dururlardı. Bisikleti de salon duvarına asmak üzere içeri girdiğinde İnka desenli olmayan ayakkabıları hala ayağındaydı. Bisikletlerin oda duvarını dekore edebileceğini bir gençlik filminde gördüğü günden beri yeri orasıydı. Oltası olsa onu da yatak odasına götürüp duvara asacaktı. Yatak odası duvarında bir de balıkçı ağı vardı. Daha doğrusu duvarla bir köşeyi örümcek ağı misali kaplıyordu. Bunu hiç bir yerde görmediğinden kendi buluşu olduğunu düşünür sevinirdi. Birbirine çapraz geçmiş turuncu iplerin üzerine beyaz, renkli çamaşırlarını, çoraplarını atardı. Hem ulaşması da kolay.

Aniden canı sıkıldı. Oltadan mı acaba? Yok yok öyle giden bir şeyin ardından pişman olacak bir tipi yoktur. Canı sıkılan Hasan’ı kendi haline bırakmak lazım. Yoksa bizim de canımızı sıkar. Hem canı sıkılan orta yaşlı bir erkek ne yapar? İçler acısı. Bazen bilmemek en iyisidir.

Pazartesi sabahı cep saatinin alarmıyla erkenden kalktı. Banyoya girdi. Klozetin kapağını kaldırdı. Akşamları yatmadan önce oturarak işini görür, sabah keyfini ayakta çıkarır, bir zamanlar, annesi henüz hayattayken, elindeki bardağı yanlışlıkla içine düşürdüğünde oluşan çatlağın tepe noktasını vurmaya çalışırdı. Bardağı çorba kepçesiyle gizli gizli çıkarmak için amma uğraşmıştı. Belki de bu şekilde çatlağın bir gün kapanacağını düşünüyordu kim bilir? Üzerinden en az 20 sene geçmiş olması umudunu yitirmesine sebep değildi anlaşılan. İşi bittikten sonra, son damlayı da sallayarak düşürdü, toplandı, kapağı yerine indirdi ve suyu çekti. Lavaboya döndü. Yüzünü yıkamadan önce aynada sakallarına baktı. Duşunu alıp belinde havluyla dışarı çıktığında sakalı da kesilmişti. Baharın ilk Pazartesisi kesim için en uygun gündür. Geciktin mi kışa kadar bir daha kesemezsin o sakalları. Yüzün, altı parlak üstü mat, iç içe yan yatmış çift geyik karaca gibi olur.

Hasan sakalları kesince, ikinci baharının başlarında olmasına rağmen oldukça genç gösterdiği iyice ortaya çıktı. Yine de çıtır değildi tabii… İşte mesai arkadaşlarından oldukça kalabalık bir hayran kitlesine sahipti. Hafta sonları ne derece yalnız takılmayı sevse de hafta içi o derece topluma maruz kalırdı. Hafta başı olması nedeniyle gri takımlarını çekti, ayaklarına başka bir spor ayakkabı seçerek tamamladı. Kravatını ceketin iç cebine koydu. Cüzdanını bir gece evvel çıkarıp turuncu balık ağının üzerine attığı kot pantolonunun arka cebinden aldı. Olta olmadığına göre ağı da değiştirmesinin gerekebileceği aklına geldi. Ama bu önümüzdeki hafta sonunun işiydi. Gri takım pantolonun arka cebine yerleştirdi. Cüzdanı tabii. Sonra da servisi yakalamak üzere evden çıktı, yokuş aşağı bir koşu tutturdu. Basamakları küçüklükten kalma alışkanlığıyla dörder beşer atladı. Kırık taşların yerleri DNA’sına kadar kazındığından gözü kapalı bile olsa bir sağa bir sola kayarak kapaklanmadan durağın önüne çıktı. Hava serindi. Gelen minibüse atladı. En arkaya geçti. Gözlerini kapatarak kaykıldı, uyku modunu aldı.

Tam yeni bir yeni bir sayfaya geçecektim ki Hasan yerinden fırlayarak, minübüsün tavanına kafayı çarptı.

Yavaş ol be oğlum, dedi şoför. Ne o? Ötekinin donunu yengenin yanında mı unuttun? Afyonumuzu patlattın, serin sularda yüz yıkayacaktık az kaldı.

Şoförün zevzekliği arabada, en erken binen Hasan’dan başka, kimsenin olmayışındandı. Aldırmadı Hasan. Bir eliyle kafasını ovuşturarak gerisin geri yerine oturdu.

Kavurmalı ekmek, dedi. Çantanın içinde kaldı da…

Reklamlar