Etiketler

, , , , , , , ,

IMG_6500

Dünya üzerindeki ülke sınırlarından hiç hoşlanmayan, dahası onaylamayan biri olarak bugünkü yaşama yabancılaşmamak elde mi?

Coğrafi sınırlar tabii ki olmalı ama bu sınırlara istinaden yapılan toplumsal birlik ve beraberlikler ve bunların getirdiği koruma faaliyetleri korkutuyor. Savaşlar, çatışmalar, fikir ayrılıkları bana göre değil. Belki de tüm bunların altında yatan Terazi burcu olmak, bilemiyorum. Herkesin her şeyde hem fikir olmasını da beklemiyorum, zaten genetik olarak imkanı yok. Her bireyin farklı dna yapısı varken, her birimiz benzersiz bir yaratıkken, bir kişinin parmak izi bir diğerinde olmazken, o benzersiz yapının beyninden neden benzer düşünceler çıksın, neden? İşte buna, örneğin, bir anlam veremiyorum.

Etrafıma baktığımdaysa bu potansiyel çokluk yerine tam tersini görüyorum. Epi topu bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda düşünce var ve tüm dünya nüfusu, diyelim 7 milyar, bunların peşinde gidiyoruz. Gitmediğimiz zamansa böyle yabancılaşıyoruz. Ya kabul edersin ya da bu diyardan gidersin misali…

Sınırcılık üzerine kurulu birliklere destek vermek başka şey, oturduğun yerin çevre düzenine destek vermek başka.

Neyse asıl aklıma takılan şu; biz dünya halkı olarak nasıl olur da insanın üzerine çıkan bu ülkelerden kurtuluruz? Öncelikle bunu istemek lazım tabii. Kimse savaşlarda çoluğunun çocuğunun ölmesini istemezken nasıl olur da bayrağa sarılır? Hayat çelişkilerden ibaret, tutturmuşuz bir, çelişki olmasa hayat da olmazdı. Çok da emin olmadığım şeyler bunlar. Bu sabah düşüne düşüne, aslında her daim yapıyorum bu işi de bu sefer yazıya dökesim geldi, her şeyin altında yatanın paylaşım olduğunu ve paylaşımın da doğuştan itibaren öğrenilmesi gereken bir şey olduğunu, biz insanların bunu böyle kabul ettiğimizi fark ettim. Peki bu paylaşımın tanımı ne olmalı? Adalet diye bir faktör de var ki tüm formülleri bozuyor. Aslında formül bozan elle tutulamayan, gözle görülemeyen kavramlar. Aşk ve gurur da bunlardan değil mi? Hem kurgu okumayız, gerçek değil ki kurgu deriz, hem de kurgusal değerlerin peşinde gerçekmişçesine koşarız. Böyle bir deneme yazayım dedim ama işin içinden çıkamayacağımı şimdiden adım gibi biliyorum. Başladık bir kere…

Sonra kaba taslak bir gözlem sonucu kentlinin daha az paylaştığını kırsal kesiminse tam tersine bu konuda çok daha ileride olduğunu fark ettim. Kırsal kesim evini, yatağını açarken kentliler, nedense büyük küçük fark etmez, zorda kalanlara sığınacak apartman, mağaza kapısını bile zor açtı. Karda kışta kediler, köpekler, sokaklarda yaşayanlar girmesin diye kilit üstüne kilit vuran bu kentli tatil için gittiği kırsal kesimde kapısını kilitlemeyen hanelere gıpta eder, ama eve dönüşünde kendi kapısını bir üst model çelik olanıyla değiştirir. Bunun da nedenleri var tabii, hiç bir şey öyle göründüğü kadar basit değil, ama hiç bir şey de aslında karmaşıklaştırılmak istendiği kadar çıkmazda değil. Özüne bakarsan koskoca bir dünya var elimizde paylaşılacak. Ama uzayı bile parselleyemeyecek haldeyiz o başka.

Bir zamanlar Fransa’da bol belgesel seyrederdim. Alaska, Kanada’nın bazı bölgeleri gibi soğuk, sosyal hayatı olmayan ya da soğuk olması şart değil, dünyanın kuş uçmaz kervan geçmez yerlerine ailesiyle yerleşmiş insanları anlatanlarına şaşardım. Günlük yaşamlarına baktığında her gün birbirinin aynıdır, evler son teknolojiyle donatılmış her türlü ihtiyacın giderilmesi mümkün, o derece yani. Çocuklar öğrenimlerini internet üzerinden yapar, geçim internet üzerinden sağlanır, alt kat spor salonu, ayda bir kere havadan geçen bir kargo uçağı ya da helikopterdi çok hatırlamıyorum, bizim dünyadan bir şeyler sipariş eden aileye yiyecek, giyecek, kitap, sanat, teknoloji vs… paketlerini paraşütle fırlatır. Bu nasıl bir yaşam yahu! Neden böyle uzaklaşır bu insanlar derdim. Anlayamazdım. Bugün anlıyorum. Hayatına kendi eliyle son verenleri anladığım gibi. Çoğunluğa uymadığın sürece hep bir kenarda itilip kakılacağını, azınlıkların sadece çoğunluk olduğunda ya da gücü ele geçirdiğinde dinleneceğini ve onların da sıraları geldiğinde başka azınlıkları yine kendilerinin de dinlenmediği günlerdeki gibi dinlemeyeceklerini de çok net anladığım gibi.

Ve gelin görün ki bu duruma bir çözüm göremiyorum. Belki belki diyorum, kırsal ve kentsel yaşamın kabataslak özelliklerine bakarak erken yaşta başlayan bir paylaşımla olabilir. Kırsal alanda paylaşım mecburi… Kardeşini, ebeveynini, ekmeğini, lapanı, tırmığını, traktörünü, oyuncaklarını, karını (bu biraz zor tabii, pek bahsedilmeyen taraf, bizde ortaya çıktığında toplumsal imajı çizdirmemek için cinayet sebebi olabiliyor), kocanı, öğretmenini daha ne bileyim bir sürü şeyini paylaşıyorsun. En azından algıladığım bu. Kent başka bir dünya. Silgini bile paylaşmamayı öğreniyorsun. Aman bir silgi parçası kaybolmasın diyerek, boyuna iple mi bağlanmıyor, üzerlerine isim mi yazılmıyor, okul sorumlularının başı mı ekşitilmiyor her hafta bir silgi alınıyor yeter artık diyerek… Alt tarafı bir silgi yahu. Canlar kayboluyor sokaklarda!

Silgi neden aklıma geldi, geçen senelerde kırtasiyeden çok beğenerek aldığım kocaman, bu sıfat pek tanımlayamadı, el sabunu büyüklüğünde bir silgim vardı. Nedendir bilinmez büyüdükçe silgi kullanmaz olursun, benimki de bir çekmece içinde durup hatırlanmayı bekliyordu. Bir kaç gün önce bir şeyleri silmek istedim. İçimde severek aldığım silgime kavuşacak olmanın yarattığı garip bir heyecanla çekmeceyi açtım, durduğu yerden aldım, kağıdımın başına döndüm. Hevesle sürtmeye başladım. Fakat elimde bir ölüm katılığı, silgi silmez olmuş. Biraz daha sürttüm. Hani uzun süre kullanılmayan tükenmezi açmak için önce beyaz karalarız ya sonrası kendiliğinden gelir. İşte öyle olacak silgim hayata dönecek zannettim. Ne gezer! Canlandıramadım. Mecbur silmek yerine üzerini çizdim. Bir müddet sonra zaten kendi kendini yok edecek lastik parçası neden bu kadar önemlidir? Mesele silgi değil prensip, değil mi?

Diyeceğim şu ki kentli paylaşmayı bilmez. Çocuğunu paylaşmaz, çocuğu paylaşsın istemez, çocuğuna seçim hakkı da tanımaz, her şeye o karar verir, her şey kontrolü altında olmalıdır, paylaşım ona acımasızlık gelir. Bu yüzdendir ki kentli çocuğu paylaşmamayı öğrenene, beynine iyice kazıyana kadar, yani ilkokul seviyesine, en iyi durumda 3 yaş ana okulu seviyesidir, evde bakılır. Kentli kardeşler için eve her şeyden üçer, beşer alınır. Aman üzülmesinler, aman kendilerini mahrum hissetmesinler, aman sorun çıkmasın. Burada asıl mesele sorun çıkmasıdır. Nedense sorun korkutucudur. Matematik problemi değil ki çözülsün! Bir formülü yok ki… Halbuki aynı matematik problemleri gibi gerçekte ortada sorun falan yoktur, sorun çeşitli varsayımlarla yaratılır. Bu apayrı bir konu zaten. Dolayısıyla, kreş yabancı bir kelimedir. Türkçe’de karşılığı yoktur. Halbuki bir sürü kadın bu ihtiyacı derinden hisseder, toplumsal olarak büyük kadınlar ve büyük erkekler tarafından susmaya mahkum edilir. Zaten en iyisi ev kucağı, ana kucağı değil midir? Buna da tamam diyelim. Paylaşıma niyeti olan bir toplum böyle durumlarda parkları, bahçeleri, piknik alanlarını kullanır. En ideal toplumsal alanlardır. Ama onlar da yok edilir ya da oyun alanları ağaçsız güneş altında bırakılır ki boş kalsın ve bakınız bizim halkımız parka alışık değil densin. Bu paylaşım öğretmeye niyet olmadığını gösterir. Burada artık kızmaya başlıyorum. Neyse konu bu da değil. Sadece bir gözlem.

Başka bir gözlem de kırsal kesim kente geldikçe kentli paylaşmaz kaçar. Giderek kendini güvenlikli, tel örgülü, içinde her türlü yaşam malzemesi bulunan özel rezidanslara, yerleşim alanlarına kapatır, çocuklarını özel okullara gönderir, toplu taşıma yerine servis icat eder, daha da ilerisi bu özel okulları tel örgülü rezidansın içinde açar, zaten emrine amade AVM’ler de vardır. Sadece evin beyi bu örgülerin dışına çıkar. Tüm bunları sağlayabilmek için giderek daha fazla para gerekmektedir. Sınır içinde sınır yaratılmış olur. Başka ne yapsın paylaşmayı bilmez ki… Hatta bazen şöyle de olur, ki onlara haklı bir şekilde sonradan görme denir, paylaşmayı bilen kırsal kesim insanı kente göç ettikten ve para kazanmaya başladıktan sonra yaptığı ilk iş kendini ve ailesini bir rezidansa kapatmak olur. Aynı erkeğin dünyasına adım atan kadının tutunabilmek için kendini erkekleştirmesi gibidir. Burada da mutsuzluk başlar, paylaşmayı bilen ve alışan insan paylaşmadan duramaz. Tutunamayan düşer. Ama kentliler paylaşmaz. Paylaşamaz. O zaman hemşerilik duygusu üste çıkar. Bu da sınır içinde sınırın bir başka sınırını yaratır. Gerçi hemşerilik olmasa okul birliği, örgüt birliği vs bir sürü icat çıkar. Sınırlar doğurgandır. Halbuki herkesin derdi aslında nefes alabilmektir.

Bu olayların, olay neyse burada, herşey olabilir, bir yüzü. Sınır yaratmak istersen eğer, kullanılan dildeki tüm sıfatlar bu işe yarar. İnsanoğlu nedendir bilinmez tanımlamak için isim yerine sıfatları kullanır. Belki de tembel yaratık olduğundan, hafızası kıt olduğundan isimler fazla gelir, bazılarını birbirine tutturabilmek için çimento kullanır. Çimento faydalıdır. Parçaları birleştirerek bir bütün elde edersin, sonra da içine başını sokar, sıcacık memnun mesut oturursun ama bir gün bir deprem olur o yapıyı başına yıkar. Aynı alkol gibi ölçülü kullanmakta fayda vardır.

Bilmiyorum sıfatı olmayan bir dil var mı?

Hem bazı isimler vardır, sıfat gibi kullanılır. Bir takım sıfatlar artık isimleşmiştir.

Niyetim seneye Japonca’ya başlamak.

Tutunamıyorum, tutunmak da istemiyorum. Var mı ötesi?

Sadece nefes almaya devam etmek arzusundayım.

Reklamlar