Etiketler

, , , , , , , , , ,

IMG_7693

Düne niyet, bugüne kısmet bu öykü kitabı son zamanlarda okuduklarımın içinde en tatlı olanlarından bir tanesi. Ele alınca bitirmeden bırakılamayan cinsten. Epi topu 92 sayfa. Sine Ergün böylesi bir mekana 28 harika öykü sığdırmayı başarmış ender minimalist öykücülerden biri.

Adını ve kitabı ilk olarak Kasım ayında Tüyap Kitap Fuarında Yekta Kopan’dan işittim. Şiddetle tavsiye ettiklerinden biriydi. Hatta not defterime ilk alınacaklar olarak kaydetmişim. Daha sonra geçen ayki kitap okuma grubumuzda bir arkadaşım, hani geçen gün Beyoğlu’nda buluştuğum, Murat Gülsoy’un atölyede tavsiye ettiğini söyleyerek ayın kitabı olarak önerdi. Bu arada itiraf edeyim geçen dönem karmaşık ve yoğun günler  geçirdiğimden atölyeye ve yazmaya ara verdim. Umarım baharda (son) daha dinlenmiş olarak yeniden başlarım. Ardından da ekledi, 2013 Sait Faik Ödülü aldı. O gün ayın kitabı, hatta kitapları çünkü ancak 2 ay sonra toplanabilecektik, başkalarını seçtik; Zadie Smith-Güzelliğe Dair ve Anatole France-Thais. Neyse Perşembe günü sohbet arasında yeniden lafı geçince dönüş yolunda Mephisto’ya uğrayıp aldık. Cuma sabahı okudum. 

Öykülere gelince günlük sıradan durumlardan oluşup biraz da çarpıcı evrensel ve/veya içinde bulunduğumuz topluma ait gerçeklerden bahseden zamansız, mekansız anlatılar, hatta gözlemler demek yerinde olur. Her ne kadar birinci tekil şahıstan yazılmış olsalar da… Zamansız ve mekansız çünkü her birine bu coğrafyada rastlanabileceği gibi başka coğrafyalarda da rastlanabilir, bugün olmuş olabileceği gibi dün olmuş ya da gelecekte olacak olabilir. İçlerinden bir tanesi bana belirli bir zamanı hatırlattı. Kelebek Mevsimi;

Her yer kelebek, dedi, bu mevsimde. Bu mevsimde kelebek olmaz, çok yağmur yağdı, ondan zağar. Pencereyi açık bırakmaya gelmiyor, doluşuyorlar. Hayır mı şer mi bilemedim. Hayırdır, niçin şer olsun, dedi. Bilmem, çivisi çıktı dünyanın, yutkundu, çay kaşığını boş bardağın içine bıraktı, bardağı parmağının ucuyla itti, yutkundu yine, Oralarda aç kalma, dedi, Kalmam. Paran var mı? Var. Gitmesen olmaz mı? Olmaz. Eh, iyi sen bilirsin. Bizden mi sıkıldın, bak kızmaca gücenmece yok. Yok, sıkılmadım. E nedir? Apar topar geldin, apar topar gidiyorsun.

[…]

Hatırlıyorum 3-4 sene önceydi, İstanbul’u irili ufaklı kahverengi güve kelebekleri basmıştı. Gerçekten de pencere açmaya gelmiyordu. Daha sonrasında mutfaklar, mutfaklardaki erzaklar kurtlandı. Hatta bu kurtlanma macerasını burada da paylaşmıştım. İşte bu satırları okurken ister istemez birlikte ortak bir şeyler yaşamış olmanın değişik bir duygusuyla gülümsedim. Acaba sonrasında onun mutfağı da kurtlanmış mıydı? Gerçi çoğu öyküyü gülümseyerek, keyifle okudum. Bazen Ölüm’de içim gitti. Sinek çarpıcıydı. Beni yine aldı bir anda gençlik yıllarıma, oturup ders çalıştığım anlara taşıdı. Ama asıl önemlisi Ergün’ün samimi dilinden, konuşma çizgileri kullanmadan gerçek hayatta aktığı gibi bilinç sesiyle karışık yazışından hoşlandım. Klasik biçimsel kalıplar içine sıkışıp kalmadan da bir şeyler anlatılabileceğinin kanıtı.

Son bir alıntı, Sinek öyküsü; gerisi için kitabı alın, okuyun.

8 TL.

Neredeyse 1 tost 1 ayran parası ama çok daha fazla doyurucu.

Kitap ayracıyla sineği şarap bardağından çıkarıyorum. Ne diyeyim, kendi hatası. Tepemde vızıldayıp kafamı dağıtıyor olsa da bir yoldaşlığımız var.

Hava almaya başlayınca hareketleniyor, kanat çırpıyor ya, uçamıyor. Devinimi de dengesiz, şarap çarpmış olacak.

Boyuna debeleniyor, izliyorum. Öldürsem daha mı iyi, diye düşünüyorum, yaşamaktan memnuniyetsiz gibi.

Uzunca zaman geçiyor, uçamıyor bir türlü. İşimi bıraktım, dikkatim onda. Sonunda kitapla üstüne sertçe vuruyorum, neredeyse tahta masanın içine karışıyor, kanatları iki yana açılmış. İyi mi yaptım öldürmekle, ikilemdeyim. Vicdanım ne diyor?

Vicdanla iyilik kötülük olmaz, diye düşünüyorum. Nasıl bildim ölmek istediğini, ben öldürmek istedim belli ki.