Etiketler

, , , , , ,

fotoğraf (2)

Dünden devam etmek gibi bir kaygıyla başlıyorum. Evet, balyaja gittim. Mükemmel oldu. Aynada kendimi yeniden tanır hale gelmek büyük rahatlık ne diyeyim. Şimdi bir evvelkinde neden böyle hüsran yaşandı onu anlatayım, çünkü başka bir kuaföre gidildi ve anında pişman olundu. Neden başka birine gidildi? Hayır denemediğinden. Bunlar Qunegonde için klasik davranış biçimleri; hayır diyememek ve tembellik/erteleme, gerçi asıl, yani Voltaire’in Cunegonde’u da hayır demez, başa ne gelirse çeker ama o pişman olmaz, Barbapapa ailesinin bütünlüklü bir üyesidir, en sonunda güzelliğini kaybeder ama kendini çalışmaya verdiğinden eskisinden de daha mutlu olur. Bizim Qune nezdinde o çalışma durumu henüz zorunlu seçeneğe dönüşmedi, o günler de gelecek, endişeli değiliz, moralimiz yüksek.

İşte bir saç boyası yüzünden ister adına güzellik deyin, ister kendini aynada tanıyamama, Qune çok mutsuz oldu. Neyse bu sabah iyiyiz, beş dakikada bir gidip aynaya bakıyoruz, sonra memnun mesut gelip iş başına oturuyoruz. Bu böyle bir iki gün sürer sonra alışkanlık üstesinden gelir nasıl olsa.

Bu arada geçenlerde Robinson’dan Voltaire’in Inkilap Kitabevi tarafından yayınlanmış Felsefe Sözlüğü’nü buldum. Ne kadar felsefeyle ilgisi var, ne kadar yok o tartışılır ama okuması oldukça eğlenceli, aynı Kandid’de olduğu gibi… Denemelere ya da denememsi öykülere benzettim daha çok. A harfinden başlayarak Abbe, Abraham, Adem, Ame (Ruh), Folie (Delilik), Liberte (Özgürlük), Tyrannie (Zorbalık), Vertu (Erdem)’e kadar gelerek her konuda ne düşündüğünü eğlenceli bir dille anlatmış. Öyle baştan sona okumaya gerek yok. Her biri bir iki sayfalık, hani çocuklar için başucu kitabı, nedense, 365 güne bir öykü tarzında şeyler vardır ya onun gibi yetişkenler için her güne bir düşünce deyin adına. En kısa bir tanesini burada paylaşıyorum:

INONDATION (TUFAN)

Acaba dünyanın baştan başa su altında kaldığı zamanlar oldu mu? Fizik bakımından olanaksız bir şeydir bu.

Deniz, yavaş yavaş bütün karaları, birbiri ardı sıra su ile kaplamış olabilir; bu da ancak ağır ağır, sayısız denecek kadar uzun yüzyıllar boyunca olmuş olabilir. Deniz, beş yüz yıllık bir zaman içinde, vaktiyle büyük bir liman olan Aigues-mortes’tan, Frejus’den, Ravenne’den çekilmiş, hemen hemen iki fersahlık bir yeri kupkuru barakmıştır. Bu gidişe göre küremizi bir baştan bir başa dolaşması için iki milyon iki yüz elli bin yıllık bir zamanı ihtiyacı olacağı meydandadır. İşin çok dikkate değer bir yönü de, bu zamanın yerkürenin eksenine dikilip ekvatorla birleşmesi için gereken zamana pek yaklaşmasıdır; bu hareket elli yıldan beri pek olası görünmekte, ancak iki milyon üç yüz bin yıldan daha uzun bir zaman içinde meydana gelebileceği anlaşılmaktadır.

Denizden birkaç fersah uzakta meydan çıkarılan yataklar, kabuklulardan meydana gelme tabakalar denizin bütün su ürünlerini vaktiyle okyanusun kıyıları olan topraklar üzerine ağır ağır yığdığının su götürmez bir kanıtıdır, ama denizlerin bütün küreyi birden tümüyle kaplaması fizik bakımından çekim yasalarıyla, sıvı yasalarıyla, su miktarının yetersizliğiyle olanaksızlığı tanıtlanmış saçma bir kuruntudur. Bununla Beş Sefer’de anlatılan o evrensel tufanın büyük gerçekliğine biraz olsun gölge düşürmek istemiyoruz: Tersine, o bir mucizedir; bunun için ona inanmak gerekir; o bir mucizedir, bunun için de fizik yasalarıyla gerçekleşmiş olamaz.

Tufan öyküsünde her şey mucizedir: Kırk gün süren yağmurun dünyanın dört bucağını su altında bırakması ve suyun en yüksek dağların tepesini on beş dirsek aşması mucizedir; gökyüzünde çağlayanlar, kapılar, delikler bulunması bir mucizedir; dünyanın dört yönünden bütün hayvanların gemiye gelmiş olması mucizedir; Nuh’un onları on ay besleyecek şeyler bulması mucizedir; bütün hayvanların yiyecekleriyle beraber gemiye sığabilmiş olması mucizedir; çoğunun ölmemiş olması mucizedir; gemiden çıkınca hepsinin karınlarını doyuracak şeyler bulmaları mucizedir; sonunda Le Pelletier adında birinin, bütün o hayvanların Nuh’un gemisinde nasıl doğal olarak bir arada bulunup karınlarını doyurmuş olduklarını açıkladığını sanması da bir mucize, ama başka bir mucizedir.

Oysa tufan öyküsü dünyanın bir eşi daha dinlenmemiş en mucizeli şeyi olduğu için, onu açıklamaya kalkışmak anlamsız olur: Bunlar inan yoluyla inanılan o muammalardandır; inan da aklın inanmayacağı şeye inanmaktan başka bir şey olmayan, ayrı bir mucizedir.

Böylece evrensel tufan öyküsü de Babil Kulesi, Balaam’ın dişi eşeği, Jeriko duvarlarının davul seslerinden yıkılması, kan halini alıveren sular, Kızıldeniz’de açılan yol ve Tanrı’nın kendi ümmetinin sevgili kulları onuruna göstermek inayetinde bulunduğu bütün mucizelerin öyküsü gibidir; bunlar insan zekasının inip yoklayamayacağı derinliktedir.

Alıntı buraya kadar. Hemen aklıma Pi’nin Yaşamı geldi. Hani kurtulduktan sonra öyküyü olduğu gibi anlattıydı da kimse inanmadıydı ya… Tabii kimse inanmayacak bir kere ne kadar gerçek gibi anlatılsa da o bir kurgu, ikincisi evren mucize hakkını çok eski zamanlarda kullanarak tüketmiş, torunları düşünerek bize bir iki tane dahi olsun kırıntı bırakmamıştır. Neyse şu aralar daha başka bir iki kitapla birlikte Voltaire Felsefe Sözlüğünü okuyorum. Her gece bir madde, öykü, deneme. Tavsiye ederim.

Not: Yazmaya yazmaya on parmak yazmayı unutacağım sanmıştım, korkulacak bir şey yokmuş, Voltaire’in bu parçasını çok kısa bir zamanda ve tek hatayla, inanmayın yalan, yine de sayı iki haneli değil, buraya kopyaladım. Yay!

Voltaire; 1694-1778, Fransız yazar ve Filozof.

Reklamlar