Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , ,

IMG_8456

Kır evinde kalabalık bir av partisindeyim. Öncesinde sonrasında ne oldu ne olacak pek bilmiyorum, tek emin olduğum o an konuşmakta olduğum.

Ağzımı açar açmaz kır evinin sahibi olduğumu söyledim. Anlatmaya başladım. Burası bizim için bir sığınak oldu. Şehrin gürültüsünden kaçmak için geliriz. Avlanmak şart değil. Ne olsa, av, avlanmak, bu gibi kavramlara yabancıyım. Böyle söylemedim tabii… Düpedüz yalan söyledim. Amacım etraftakilere farklı bir yüz göstermek. Ne yapmaya çalıştığım belli değil, yine de devam ettim. Bu evi çok eskiden satın almıştık. Belli ki o an orta yaşlarda falanım. Kızımın doğum günlerini hep burada yaptık. Geceleri ateş yaktık. Barbekü etrafında toplandık. Şimdi karşılıklı oturduğumuz terasta dans ettik. Daha da anlatacakken karşımda evin gerçek sahibinin oturduğunu fark ettim. Bana bakıyor, sesini çıkarmıyordu. Sustum. Tedirgin oldum. Kendi salaklığıma kızdım. Bu kadar atıp tutmak da olmaz ki, adam, gerçek sahip karşında oturmuş seni dinliyor. Mütevaziliğimin kanıtı sayılmasını umarak susmaya devam ettim. Bir kaç saniyelik bir sessizlikten sonra, hadi dedim aniden ayağa kalkarak kutlamalar başlasın. Bugün de bizim kızın doğum günü, sizden gayrı daha bir çok konuk bekliyoruz. Kendi evinizdeymiş gibi davranın, ne olsa ben de öyle yapıyorum, bunu söylemedim tabii, ben bir mutfağa gidip hazırlıkları kontrol edeyim, dedim.

İçeri gittim gitmesine ama nasıl ödüm kopuyor, evin sahibi arkamdan gelir de sen kim oluyorsun derse, geriye dönüp göz ucuyla şöyle bir baktım, yerinden kıpırdayası yok, yalanımı destekliyor sanki. İşin garip tarafı kendi de misafir rolünü üstlenmiş havasında, bundan da acayibi bu evi avucumun içi gibi biliyorum, dahası her köşesinde anılarım var. İki türlü seçenek olabilir diyorum, birincisi tamamen kafayı yedim, yaşanmamışları sahiplendim ya da burası gerçekten benim evim ve şu anda bir yabancılaşma sürecine yavaş yavaş kaymaktayım. Bugün bu ev ve anılar yarın başkaları, bir sonraki gün daha niceleri… Bu gibi durumların adına bir şey deniyordu ama, her iki seçenek de nereden baksan pek hoş şeyler değil.

Sonra aklıma başka bir seçenek daha geldi. Ben bir yazarım, dedim kendi kendime. Yalana ihtiyacım var. Hayatım yalanlarla kurulu. Deney yaparım. Bariz atıp tutmalarda bulunur insanların tepkilerini ölçerim, sonra onlardan ilişkiler üzerine romanlar, öyküler üretirim. Gerçekliği yakalayabilmek için gerçekliği deneyimlemek gereklidir. Yaşanmamış sakil durur. Bu bahane oldukça inandırıcı geldi. Bir yandan içim rahatladı, demin ulu orta söylediklerime cuk oturan bir kılıf oldu, karizma çizilmekten kurtuldu. Yine de rahatlaması gereken o iç, hiç de sandığım kadar gevşemiş değil. Yalancıların toplum içindeki durumları, imajları nedir, şüphe çekmez biçimde belli. İster yazar ol ister başkası yalan yalandır. Hayır, senin sandığın gibi değil, bu bir şaka, yapmaya ihtiyacının olduğu bir şaka. Sonra bir korku geldi, pek olası gibi durmuyor ama ya adam kızar da üstüme yürürse… Aman dedim, yazar dediğin bazı riskleri göze almalı, risk, heyecan, adrenalin yoksa hayat biçimleri de yok olmuş gibidir, öyle değil mi yoksa?

O anda kapı çalındı, misafirler içeri girmeye başladı. Aytaç oğluyla gelmiş, nasılsın bakalım dedim, eğlenceye hazır mısın, yüzüme bakmadan içeri koştu, Aytaç bana gülüyor, şimdi böyle artık, cevap falan yok, biz hayatında aracı olduk. Yine de durumda bir gariplik var. Pek göstermedim ama, sonuçta misafir misafirdir, kitapta kapıdan döndürmek yazmaz, Aytaç kaç senelik dostum, içimdeki endişe ve panik su yüzüne cıktı çıkacak. Oğlan 4 bilemedin 5 yaşında, hadi en fazla 7 olsun. Bizim kız 18’ini deviriyor. Nereden çıktı bu kot farkı? Aytaç’a da soramam ki şimdi, ya arkadaş senin oğlana ne oldu, neden böyle küçük kaldı? Bu arada oğlan evi biliyor, ben oğlanı tanıyorum, buradan ev benim gibi bir hisse kapılıyorum. Peki öyleyse o sahip zannettiğim adam kim? Neden sesini çıkarmıyor?

Yardım edeyim sana, dedi Aytaç.

Mutfağa geçtik. Mutfak kocaman. Amerikan çiftlik evlerindeki gibi. Pişirme ünitesi ortada, tavandan sarkan koca bir davlumbazın altında, etrafında tezgahlar, birileri bir şeyler kesip doğruyor, anneanne ya da babaanne tipinde olmalarına karşın pek tanıdık değiller. Buna rağmen beyaz uzun saçlı, saçlarını tepede topuz yapmış, etli butlu olanı bana döndü ve ekliyor, yetişemiyoruz, Gülnaz gelmeyecek mi? Bugün salı değil mi? Doğru yahu bugün salı ve Gülnaz’ın gelme günü. Arkamdan gelmiş olan Aytaç lafa karıştı, telefon et yahu. İyi fikir. Telefonu aldım, çevirdim çaldı, Gülnaz açtı. Koş, gel dedim sana ihtiyacım var. Nerelerdesin? Bana demez mi, ben dün geldim, bugün gelemem. Nasıl yani? Dün aradın çağırdın. Tamam o dündü, ekstradandı, şimdi bugün, esas gün. Yok öyle olmaz dedi, haftada bir gün. Niye bugünü başkasına mı verdin? Hayır. Öyleyse neden gelmiyorsun? Haftada bir gün. Gülnaz’ı ikna etmenin yolu yok. Telefonu kapattım, o arada kapı tekrar çaldı. Gittim açtım.

İki kız çocuğu, belli ki doğum gününe gelmişler. Bahçenin dışında, demir kapının orada farları yolu aydınlatan bir araba, içinde el sallayanlar var. Dikkatlice baktım, Yakup’la Kadri. Hemen anladım. Kızları bırakıp kim bilir nerede geçirecekler geceyi. Karılar evde olmalı. Başımla onayladım. Sabaha karşı gelip toplayacaklar kızları. O zaman içeri girip bir iki fincan bir çay, kahve içerler. Kafamı kızlara çevirdim. Yanlış yaştalar. Olası değil. Yakup’la Kadri’ye seslenip sormak için bahçe kapısına doğru baktım, araba yerinde yok, tüymüşler bile. Kızlara ne istiyorsunuz, dedim. Gülerek bu da soru mu şeklinde içeri daldılar. Aytaç biraz önce demişti zaten bu yaş bizim onların gözünde basit aracılara dönüştüğümüz yaş. Taktıkları yok. Ayrıca ellerindeki hediye paketlerini bir gözüme sokmadıkları kaldı, anla artık gibilerinden… Bizimki dedim ya 18, bunlar taş çatlasa 7’ler. Ortada bir gariplik dönüp duruyor, yukarı çıkıp kontrol etmek istiyorum, ben 18 diyorum ama ya bizimki de 7’yse… Kendi çeperimdeki zamanda on bir yıl ileri gitmiş olabilir miyim? Olsa olsa ileriden geçmişe düştüm. Bu kadar Fringe seyredersen olacağı budur işte. Bir de bahçedeki sahip var, onu unutmayalım. Dışarı doğru seyirttim, kapının kenarından bir durum değerlendirmesi yapmak istedim. Ya ben içerideyken gerçeği anlatmışsa…

Kapı kenarından geceye bakarken düşündüm, bizimki 7 olsa partiyi neden gece yarısı yapalım, öyleyse zamanda atlama yapanlar ben değilim tüm diğerleri. Fakat bu durumda yine de istilaya uğramış sayılırım. Dışarıda kimse yok. Bir iki ateş böceği, gerisi koyu karanlık. Karanlık. Gözlerim alışsın bir şeyler çıkar ortaya. Yok bir şey, gerisi yine karanlık. Sonra aniden aydınlık ve ben yatak odasındayım, tavandaki pervaneden tanıdım, bu oda benim oda, gün doğmuş. Kalktım. Yüzümü yıkadım. Ve, bu sabaha karşı olanları yazdım.

Dün akşam kitap fuarından çıkışta, ikinci salon, en son stand, girerken birinci, İletişim’in oradan geçerken Oscar Wilde’ın estetik ve etik üzerine yazdığı uzun denemesi Sanatçı: eleştirmen, yalancı, katil gözüme takıldı. Kendime daha başka almayacağım diye söz vermişken, dayanamadım, yanından yok sayıp geçemedim, torbama atıverdim. Önce kasaya uğramam gerekti tabii… Belki de budur/bu kitaptır tüm bu sabaha karşı gerçekleşenlerin açıklaması ne bileyim?

Bir de gece eve gelince Kiki’yle Skype’leştik. Onu da unutmayayım.

Özlemler, hayaller, arzular, korkular üstüne geceyi de ekleyin, yatağın sıcaklığı, kedilerin üstümdeki ağırlığı ortaya bunlar çıktı.

Reklamlar