Etiketler

, , , , , ,

IMG_9460

Sergi notlarıma başlamadan önce bir günah çıkarma yapayım, dün bütün gün evde oturdum. Akşam 19’dan sonra kalkıp havuza gittim. Fakat giremedim. Aşı kağıdım eksikmiş. İnsanın kanını da istiyorlar. Havuzlar da aynı ülkeler gibi, kağıtlarını ve paranı toparlayıp vize başvurusunda bulunuyorsun, inceliyorlar, bu bize problem olmaz varsın giriversin derlerse, evet yüzmeye hak kazanıyorsun. Vizeler bir sene geçerli. Yok ben her sene gelmek istiyorum dersen, malesef diyorlar her sene kanını vereceksin, kağıtlarını getireceksin, yanına paranı da ekleyeceksin, başvurunu yapıp bekleyeceksin.  Neyse buradan anlaşılacağı bu işin bu hafta başlamayacağı…

Anish Kapoor sergisini ziyaret etmek aklımdaydı ama geçtiğimiz Cumartesi bir blogda okuyana kadar unutmuşum gitmiş. Pazar gününe hemen plan yaptım ve C.İ. ile kalkıp gittik. Saat 12 gibi ancak yola çıkabildik. Her zaman metronun Tarabya durağında inip oradan bir otobüse biniyorduk bu sefer hem havanın soğukluğu hem de kalabalığa kalma korkusu yüzünden, Sabancı Müzesi’nin ne hallerini, ne kuyruklarını tattım, biliyorum yani, ne kadar kaçınabilirsem o kadar iyi, bir durak evvel Daçka’da, Daçka, Darüşşafaka’nın kısaltılmışı, orada okuyan, ya da okuyan yakını olanlar bilir, inerek aşağı taksiyle indik. 12 tl.

Taksi olayını da anlatayım: Bindik Sabancı Müzesi dedik. Adam hemen telsizine sarıldı. Sonra bize döndü. Bu sizin için değil, dedi. Normal zamanım olsa anında atlar ve bayarım ne, neden, nasıl, niçin… Belki de yanımda C.İ. olduğundan susasım geldi. Aloo 75 plakadan durağa, 75 plakadan durağa, anlaşıldı mı durak?, tamam. Aklıma Gravity’deki do you copy Houston diyen Sandra Bullock gelse de yine ses etmedim. Karşı taraftan evet öt bakalım falan gibi bir yanıt geldi ki bu başladı, müşteriyi aldım, istikamet Bahçeşehir, anlaşıldı mı, istikamet Bahçeşehir, tamam. Karşı taraftan ne tepki geldi bilemiyorum ama umulan tepki gelmedi olsa gerek çünkü bu sözleri gevrek gülmekle ciddi durmak arası bir kararsızlıkla 3-5 defa tekrarladı. Sonra sıkıldı. Bu arada biz boğaz sırtlarının yılankavi yollarında dönerek aşağı sahile doğru inmeye devam ediyoruz. Telsizi yerine koydu. Dikiz aynasından bize baktı. Biz de ona. Kendinden memnun, Pazar’ları pek iş olmuyor da, arkadaşlara şaka yapayım dedim. Bizden yine ses yok. Başka türlü zaman geçmiyor. Anlarsınız ya… Böyle eğleniyoruz işte. Yine ses yok. Ne diyebiliriz ki… Bakıyoruz. Bir ara, bizi bıraktıktan sonra hemen durağa dönecek misin yoksa nasıl olsa Bahçeşehir dedim diyerek firar mı yapacaksın, diye sormak  içimden geçtiyse de vaz geçip Anish Kapoor’a odaklanmaya karar verdim. Bir iki kendi kendine söylendi, sonra zaten müzeye geldik, durdu, biz indik. Şimdi yazarken düşünüyorum da bazen ne domuz oluyorum, belli ki adam bütün gün direksiyon başında oturmaktan sıkılmış iki çift laf etmeye yer arıyor, ne olurdu iki çift laf etsem.

Baştan söylemekte fayda var, Anish Kapoor’un ismini ömrümde ilk defa bu sergi sayesinde duydum. Kapoor ailesinden tek tanıdığım Raj vardır ki, o da bir zamanların film yıldızıdır. Kendisine Beyoğlu sinemalarındaki afişlerinden ve annemin hiç durmaksızın bahsettiği, yerlere göklere koyamadığı “Awaraa Hoon/Avare” şarkısından aşinayım.

Sergiye girmeden önce kapıda Müze Kartı olanlar indirimli girdiler, ben çanta değiştirirken evde unutmuşum numarası yaptım, olmadı, gerçi kart yanımda olsaydı da yine faydalanamayacaktım çünkü 31 Ekim’de geçerliliği biten eski mavilerdendi. Henüz yeniletmedim. Anish Kapoor’u öncesinde bilmediğimden, son zamanlarda haberleri okuyup dinlemediğimden, fazla gezmediğimden olacak bahçedeki ayna işlerini Sabancı Müzesinin son edinimleri zannedip sevindim, meğerse sergiye aitmiş.

Gecikmeden belirteyim bu sergi bugüne kadar gezdiklerim içinde en hızlı bitirdiklerimden oldu. İşleri beğenmediğimden değil hatta hayranlık duydum, etkilendim ama ben de pek düşünce uyandırmadılar. Buradan da şunu anlıyorum, öyle oyuklar, delikler, yarıklar, karanlıklar meselem değil. Belki de tam meselem, bilemedim, çünkü bu tipten olanların önünden hızla uzaklaştım. Baktıkça başım döndü, gözlerim şeş beş oldu, içim kalktı, bir huzursuzluk bedenimi sardı. Gravity filmini seyrederkenki gibi rahatsız oldum. Öyle ki en korkuncu olan kara deliğin fotoğrafını bile çekmemişim, diğer benzer tipte olanlar işte aşağıdakiler:

IMG_9516 IMG_9512 IMG_8577 IMG_8604 IMG_9508

Bunun dışında aynalı işlerini çok beğendim. Bir kısmı dediğim gibi bahçede bir kısmı içerideydi. Aklıma Anton Çehov’un şu sözünü getirdiler:

“Man will become better when you show him what he is like.”

İnsanlar, neye benzediklerini kendilerine gösterdiğinizde daha iyi varlıklara dönüşürler, gibi bir şey. Ya da ben öyle yorumladım. Çehov bu sözü büyük ihtimal öykü kapsamında hayata geçirilen karakterler için söylemiş olmalı ama serginin çıkışında eve dönmek için bindiğimiz takside bu sefer domuzluk yapmayıp şöförle sohbet ettik. Aynalı sergi bir şekilde iyi gelmiş olmalı. Bahçedeki ve içerdeki aynalı çalışmalardan bir kaç tanesi, aslında hangi birini hangi açıdan çekeceğimi şaşırdım öyle güzeller ki… her biri bir deneyim. En çok beğendiğim de tam girişin önüne yerleştirdikleri kalın kelepçe bilezik tarzı yapı. Yapı dedim de aklıma geldi, Kapoor’u beğenme nedenlerimden bir tanesi heykellerin daha çok mimariye ilişkin çalışmalar olması. Zaten Kapoor hakkında gösterilen 3 kısa, kısa derken her biri 50’şer dakikalık, ama seyrine değer, belgeselde de bahsediyor. Sergiden çok o belgesellerden çok şey öğrendim.

IMG_9466 IMG_9478 IMG_9486 IMG_9490 IMG_9492 IMG_9498

İşte en çok bu yukarıdaki aynayı beğendim. Ne kadar inceyim. Ne spora gerek var, en rejime…

IMG_9535

Belgesellere geçmeden önce bana Alice Harikalar Diyarı’ndaki sırıtan kediyi hatırlatan çalışmayı göstereyim. Şimdi fotoğrafa tekrar bakınca, müzelerde fotoğraf çekebilmeyi bu yüzden seviyorum, Kapoor’un bu işini dikey bir gülüşten çok Kırmızı Şapkalı Kız masalındaki kurdun taş dolu karnınına, dikilmeden önceki hali böyle olsa gerek, benzettim:

IMG_9502

Bazı taşların renkleri, bazılarının biçimleri, bazılarının katmanları etkiledi. Kapoor’un da belgesellerden birinde söylediği gibi, tam kelimeleriyle not edememiş olabilirim, biçimlerin ve renklerin kendilerine özgü metafizik hafızaları vardır. Ve sanırım bu hafızalar bir şekilde seyirciye geçiyor.

Sergilenen eserlerden bir çoğunun belirgin cinsiyetleri var, buna rağmen bende hermafroditleri çağrıştırdılar.

IMG_8585

Rengine bayıldıklarımdan. Şunu anladım: yeşil severim zannediyordum, meğerse sarıyı da çok severmişim. IMG_8587 IMG_9529 IMG_9541 IMG_9545 IMG_9548

Böyle göründüğüne bakmayın arkasında delik var.IMG_9555 IMG_9560

Belgesellere gelince her birini anlatmak uzun sürer, öğrendiklerimden ve not aldıklarımdan bahsedeyim. En önemlisi Kapoor’u daha iyi tanıma ve daha fazla takdir etme imkanı sağladı. Vakti olan seyretsin derim. Belki bazıları internet üzerinden bulunabilir. Özellikle Tate Müzesine yaptığı Marsyas yerleştirme Projesini başından sonuna kadar anlattığı Göz isimli olanı zihin açıcı geldi.

IMG_8602

Kapoor diyor ki:

“Önemli olan oturup bir fikir düşünmek degildir, bunu herkes yapabilir, asıl mesele her gün bir seyler yaparak  fikir olusturmak, ortaya çıkarmak, geliştirmektir. İşte o zaman yaratıcılık doğar.”

Kendime çıkarımlar, evet bak adam da diyor işte, öyle oturup düşünmekle, bir iki not almakla ortaya bir şey çıkmaz, aklına yaratıcı fikir gelmez, MG’nin de atölyede bin kere beynine kazıdığı gibi her gün yazarsan ancak, ucu sonu belli bir kurgu ortaya çıkarabilirsin. Haydi iş başına.

“Soyut sanatın avantajı temsil özelliğinden sıyrılmış olmasıdır. Dolayısıyla soyut sanat yalnızca kendine özgü bir lisan olusturmalıdır.”

Bak bu ne kadar doğru, kendine özgü bir lisan oluşturmaya bak. Gerçi bunun için yapabileceğin tek şey var. İfade et, olmadı tekrar ifade et, polis nasıl ifade almaktan vazgeçmiyorsa sen de ifade etmekten vazgeçme.

“Modern sanatın amacı yüzeyin ardına geçip varolusa ilişkin sorular sormak ya da sordurmaktır.”

Doğru söze ne denir?

“Nesneler masum değildir, bizim onlara bakışımız da aynı şekilde masum degildir. Nesneler daima bir huzursuzluk yaratır.”

Şimdi anlıyorum bazı eserleri gezerken nasıl da belirgindi bu rahatsızlık, huzursuzluk hissi. Demek bilerek yapılmış. Sorun bende değil, sadece hissetmem gerekeni hissetmişim.

“Başarısız olmak iyidir. Bunun için deneylere açık olmak gerekir. Her bir işim başlangıçta sonucunu bilmediğim bir deney, bir kumardır. Atölyeler başarısız olmak için vardırlar. Mümkün olduğunca çok başarısız olun ve mümkünse hızlı bir şekilde başarısız olun.”

Kıssadan hisse Qune elindeki romanı yaz bitir, başarısız olsun ve sen yine yaz. Ama 10 sene beklersen ve o zaman başarısız olursa elinde biraz boşa harcanmış yılların olur.

“Bildigim bir şeyi yapmanın bir anlamı yok. Ben bildigimi yapayım, sen bildigini yap. Bunun ne gereği var. Bilmedigim bir yere gitmeye cesaret etmek ve giderek bir seyler öğrenmek ve bu süreçte seyircilerin de bilmediği bir şeylere doğru gitmesini saglamak. Asıl amacım ve mutluluğum bu.”

Kapoor buradan amacına ulaşmış bulunuyor. Bilmediğim bir çok şey öğrendim.

Londra Tate Müzesi için yapmış olduğu Marsyas’a gelince;

review-sculpture_01_102043b

Marsyas’ın öyküsünü bir kaç hafta önce bir arkadaşım anlatmıştı, o günden bu yana çeşitli yerlerde karşılaşıyorum. Marsyas çok güzel flüt çalan bir satir. Apollo kıskançlığından onu öldürerek derisini yüzüyor. Kapoor’un bu çalışması da yüzülen deriyi temsil ediyor. Fotoğraf şu siteden: The Key Works of Anish Kapoor

Belgeselde görüp çok beğendiğim ikinci çalışması Chicago için yapmış olduğu Magic Bean, Sihirli Fasulye tanesi adı da verilen ‘Cloud Gate’ Bulut Kapı isimli yerleşimi. Bu projeyi ısmarlayan belediye 3 milyon dolara çıkacağı tahmininde bulunmuş, ne olur ne  olmaz diyerek 9 milyon dolar ayırmış, proje 23 milyon dolara bitmiş.

cloud-gate-09_0114_melody-mudd2Fotoğrafı şu siteden aldım: Cultural Capitol

Kapoor bir de şunu ekliyor, çalışmaların başlıkları önemlidir. Gerçekten de öyle. Sanatçının aklından ne geçtiğini, düşünme sürecinin hiç olmazsa bir kısımını anlayabilmek açısından iyi oluyor. Ama gelin görünki Kapoor’un Ejderha’lar ismini verdiği yerleştirme bana Caretta Caretta’ları düşündürdü. Belki de fazla uzak bir düşünce sayılmaz. Yakında gelecek nesile ancak masal olarak aktarılabileceklerini düşünürsek.

IMG_9568

Belki atladığım daha çok şey var ama benden bu kadar. Kapoor’u tanıdığıma memnun eve döndüm. Umarım bir gün İstanbul sokakları için de şöyle Sihirli Fasulye cinsinden bir şey yapar. Bamya olabilir mesela…

Son olarak, Kapoor by Night:

IMG_9588

Reklamlar