Etiketler

, , , , , , , , ,

1-IMG_9594Dünün Lodos’u, baş ağrısı, açlığı, çalışamamanın siniri vs derken güne başlamanın en önemli unsurunu unutmuşum. Bu sabah sersem sepelek mutfağa gidip, kahve kutusunu elime aldığımda fark ettim. KAHVE YOK. Filmlerde, kitaplarda tabir edildiği üzere kutunun dibini kazımaya başladım. Yarım kaşık kadar topladıklarımı kağıt filtreye koydum. Bu kadarcıkla makine çalışmaz. Filtreyi fincan ağzına lastikle sabitledim. Üzerine sıcak su döktüm. Bulaşık suyu oldu. Buna rağmen içtim, acele kahvaltımı yaptım ve kendimi Kantarcı Starbucks’a attım. Hem kahvemi aldım, yanında tall boy amerikano ikram, hem de yeni ofis arayışı içinde ilk denememi yapıyorum. Aslında aklım fikrim Beyoğlu-Tünel arası bir ofis bulmakta ama ne olmaz ne olmaz, bunun karı var, fırtınası, lodosu var, eve yakın bir tane her zaman için hayat kurtarır. Şimdilik iyi gidiyor; arkamda prizim, internet bağlantım tıkırında, bilgisayar desen bugüne kadar cimrilik ettiğime yanmıyorum da zararın neresinden dönsen kardır hesabı sevinç içindeyim. Mac uyumlu Picasa’mı da indirdim, fotoğraf konusundaki sıkıntım da giderildi. Keyifle kıvrılıp uyuyan, bir yandan da mırlayan kediler gibiyim.

Bu sabah kahve çıkarma çabası içindeyken aklıma İstanbul Modern’in bu ay başında yapmış olduğu Oscar’ın Yabancıları sinema etkinliği içinde seyretmiş olduğum Yunan filmi geldi: Kuş Yemi Yiyen Oğlan, Boy Eating the Bird’s Food, To Agori Troei To Fagito Tou Pouliou.

BEBF1Filmin afişini http://www.vulturemagazine.com sitesinden,

the-boy-260x150

Filmden kareler alınarak yapılan bu görseli ise http://www.stefi.gr produksiyon sitesinden aldım.

İstanbul Modern’in bu etkinliği sırasında seyrettiklerimden zaten bahsedecektim, kısmet bugüneymiş. 6 tane film seyrettim, gelecek günlerde sırayla anlatacağım, eğer sıkılmazsam.

Kuş Yemi Yiyen Oğlan filminin en çarpıcı yanlarından biri kamera. Daha ilk dakikalarından kahramana, Yiannis Papadopoulos, aktörün kendi adı, filmdeyse adsız bir kahraman, anti-hero, o kadar yakın gidiyor ki, istemesen de kendini bütünleşmiş hissediyor, o nereye giderse onunla gidiyor, ne hissederse aynen onu hissediyorsun, omzuna bir el dokunsa koltuğunda irkiliyorsun. Ve bu rahatsızlık durumu çok nadir durumlar dışında tüm film boyunca 80 dk devam ediyor. Rahatsızlık diyorum çünkü kahramanın durumu giderek kötüleşiyor, dolayısıyla seyredenin durumu da öyle… Mantıklı ve düşünen bir varlık olarak bu durumdan kurtulma refleksi, sıkıntısı, stresi seyirciyi sarıyor. Dahası seyirci olmana rağmen seyirci kalamıyorsun, yönetmen Ektoras Lygizos’un kamerasından işte böyle bir çelişki doğuyor.

Film hakkında söylenecek çok şey var, hangi birini hangi sırayla anlatsam ve anlatırken de henüz seyretmemiş olanların keyfini kaçırmasam diye kara kara düşünüyorum. Yine kendimden başlayayım. Bu oğlanın kuş yemi yemesini, film öncesinde, kuşuyla empati kurması sonucu kahramanın bir ilginçliği olmalı şeklinde tahmin etmiştim. Salona girmek için kuyrukta beklerken, bakalım niye yiyormuş gibisinden düşünüyorum, arkamda konuşulanları duydum. Knut Hamsun’un Açlık kitabının bir yorumlamasıymış, üstelik Yunanistan’ın şu an içine düştüğü zor durumlara da tam uygunmuş. İşte o zaman anladım ki bu dramatik bir film. Neyse dediğim gibi film seyirciyi yakın kamera hile ve dolaplarıyla bir daha bırakmamacasına kahramana bağladıktan sonra Yunan ilahlarının modern bir kopyası olan o güzelim oğlanın peşinden sürüklenmeye davet ediyor, davet kibarcası sürüklüyor desek daha uygun. Kısa zamanda öğreniyoruz ki oğlanın sadece dış görünüşü değil, ayrıca içten gelen sesi de beslediği kanaryası kadar güzel. Sorun şu ki beş parası yok, iş bulma imkanı yok. Tabii bu konu öyle ilginç, işlenmemiş bir konu değil. Ama yönetmenin bu filmle sorguladığı bazı felsefi mi desem, psikolojik mi desem, sosyolojik mi desem öyle bir takım meseleler var. Hele şimdi üzerine düşününce bir çesit uygulamalı felsefipsikososyal ders gibi :

1- Bir insanın en etkili duygusu hangisidir? İğrenme mi yoksa Şehvet mi?

2- İyi ve kötü kavramlarını ne belirler? Mantık mı, duygular mı?

3- Evrensel ahlak çerçevesi içinde davranmanın sınırları nerededir?

4- Evrensel ahlak kurallarının belirlenmesinde iğrenme duygusunun yeri nerededir?

Zor durumda olanlara yardım etmek iyi ahlak davranışına girmekle birlikte filmde de şahit olduğumuz gibi kahramanın sokaklara düşmesine kimse engel olmuyor, olamıyor. Filmde ufak çaplı bir aşk öyküsü bile var. Kız güzel, oğlan güzel ama alıştığımız gibi bir olay örgüsü yok, mutlu son yok, hatta son yok, bu bir kesit filmi, hepimizin adı gibi bildiği gerçek tüm çıplaklığıyla ortada, bugün beş parasız ve işsiz ortada kalsak kim yardım elini uzatır? Her ay arkadaş grubunuzla toplanıp, birlikte bir şeyler paylaşmak adına dışarda yemek yiyorsunuz diyelim. İşiniz yok, paranız yok, hadi bir ay idare ettiniz sonra ne olacak?

Aklıma Disconnect isimli başka bir film geldi. Bu filmde de bir gazeteci internet üzerinden seks yapan bir çocukla röportaj yapar, bir şekilde ona sempati duyar, kurtarmak ister, ama çocuk halinden memnundur, çünkü kendisi gibi bir çoklarına sıcak bir çatı ve yemek sunan adama minnettardırlar, evet karşılığını belki de büyük ödüyorlardır ama sokaklara düşmezler, sosyal çevreleri vardır, özgürdürler. Olaylar gelişir, gazeteci yardım etmek, onu kurtarmak ister ama aynı zamanda da evine almak da istemez. Devletin bakım evlerinde yaşaması, tabii burada sosyal yardım asistanlarının akılcı ikna yeteneklerine de kanar, gerçi kanmasa bile yapabileceği fazla bir şey yoktur, bekar bir kadın gazeteci olarak böyle bir genç erkeği yardım amaçlı evine alması yaşadığı toplumda kabul görmeyecektir. Ve o da toplum kurallarını çiğnemek istemez. Toplum vicdanına en uygunu, bu çocukların zor koşullar ve bir takım kurallar altında, özgürlükleri ellerinden alınarak bakım evlerinde yaşamalarıdır. Tabii bu filmin güzelliği aslında bu türden çelişkiler içeren bir çok internet öyküsünden oluşması, gazetecininki beni en etkileyenlerden biri olduğu için anlattım. Geçen sene seyrettiğim en iyi filmlerden biriydi.

MV5BMjA2MTEzMDkyOF5BMl5BanBnXkFtZTcwNzc4NTgxOQ@@._V1_SX214_

Film afişi http://www.imdb.com

Kuş Yemi Yiyen Oğlan filminde bir adım daha ileri giderek toplum kurallarının aslında nasıl oluştuğuna, ne şekilde evrensel gerçek haline geldiğine adım adım şahit oluyorsun. Ve bunun tabanında duygular var, mantık sonradan kapak oluşturmak üzere ortaya çıkıyor.

Yani kural şu; önce etkileniyorsun, iyi ya da kötü bir tepki veriyorsun, sonra onu akılcı yoldan meşrulaştırıyorsun, güçlüysen, karizmatiksen, iyi korkutabiliyorsan,  evrensel gerçek haline getiriyorsun. Kitleleri peşinden sürüklüyorsun.

Reklamlar