Etiketler

, , , , ,

1-IMG_8746

İstanbul seni yontar, herkesi yonttuğu gibi… 21 yaşında Paris’ten kalkıp doğduğu ve çocukluğunu yaşadığı şehir, İstanbul’a gelen, iki koca ülkeye sahip olduğu halde kendini yersiz yurtsuz hisseden, melankolik bir genci de yontmuştur.

Bu kitaptaki herkes hastadır. Ülke ve yöneticileri başta olmak üzere, onu zaten biliyoruz, dünya biliyor, kitaptaki bütün karakterler de hastadır. Hatta baş karakter kitap boyunca, Paris’ten İstanbul’a gelirken ardında bıraktığı, bir sanatoryumda kalarak iyileşmeye çabalayan en sevgili ama hasta arkadaşına, arada bir dolaylı yoldan çıtlatılsa da cevaplarını asla okumayacağımız mektuplar yazıp durmaktadır. Baş karakter, bencilce kendi derdine düşmüş, hasta adamlardan, hasta ülkeden, hasta arkadaşlardan, çoğu üyeleri kayıp hasta ailesinden medet uman genç ve hasta bir adamdır, o kadar da haksızlık yapmayayım hasta olmayan bir kaç kişi var, onlardan biri aşık olduğu saf kız, ki bir müddet sonra yok olur, diğeri de babasını bulmasına yardımcı olan yaşlı, zamanını doldurmuş kitapçıdır, gözümden kaçmış olan varsa affola… 

Kitap dediğim aslında bir bütündür, kitap bir parçadır, kitap parçanın içindeki bütündür, bütünün içindeki bir parçadır. Gülsoy’un da bendeki yeri, bu meşakkatli iç içe geçmeyi sahteliğe kaymadan hakkıyla yapan, dengesini mükemmel kurabilen ender yazarlar çekmecesindedir.

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, yazarın diğer kitaplarından farklı ama o kadar da değil. MG modelinde her şey kahramanın bir labirent içinde olmasıyla başlar, kaybolmuştur, önce bu labirenti tanımlar, sonra çıkışı arar, okurken biz de onunla birlikte içeride döner dururuz, her duygusuna eşlik ederiz, en nihayetinde çıkış bulunur ve fakat labirentin içinde geçirilen bu yolculuk öyle zenginleştirici, öyle özgürleştiricidir ki, romanın ya da öykünün sonu ne olursa olsun ani bir kararla kahraman, ardından okuyucu, labirentin dışına çıkmamaya karar verir. Bunun anlamı o yapının çözülmüş olmasıdır, ne kadar karmaşık olursa olsun çözülen şey ürkütmez, korkutmaz, çözülen şey keyif verir. Zaten bu yüzden gerçek hayatta da kendimize bir anlam arar dururuz, olur da bulursak eğer her anından keyif alarak tamamına erdiririz, yok bulamazsak, bu iş bitene kadar söylene söylene çilemizi çekeriz. İşte bu yapıya bayılıyorum.

Aslında yazarken yaşayamıyor insan, hayatını askıya alıyor.

Bir kaç satır önce elimdeki kitabın bir öncekilerden farklı olduğunu ama çok da olmadığını yazdım. Söylemek istediğim aslında şuydu; yine bir labirent var, orda bir köy var uzakta, gitmesek de, göremesek de o köy bizim köyümüzdür, ama kayıp kahraman içinde uyanmak yerine bir müddet dışından yaklaşır bu mekana. Hatta turistik bir gezi yapar 7 tepesinde, hakkında anlatılanları dinler, paylaşır, duygusuzca… Sonra, tüm cesaretini toplayıp, yaklaşık kitabın yarısına gelindiğinde, bodoslama dalıverir içine, kapılır akıntısına… Ama İstanbul, en başta da belirttiğim gibi, belki de tüm büyük metropoller, yontar her canlıyı…

Gülsoy, Baba, Oğul ve Kutsal Roman ile yine bir İstanbul kitabı yazmıştı, oradaki labirentin içinde dolanıp dururken hem çok yakın geçmiş tarihinin aşina mekanlarında seğirtmiş hem de belli başlı edebiyat eserleri eşliğinde çalgılı bir yolculuk yapmıştık. İkinci İstanbul romanındaysa aynı yolculuğu bu sefer hem edebiyat hem felsefe hem mitoloji eşliğinde ve yirminci yüzyıl başlarında yapıyoruz. Eh bu şehir bir üçlemeyi hak ediyordur artık diye düşünüyor ve satırlarıma burada son verirken tüm okuyacaklara sevgilerimi yolluyor, gözlerinden öpüyorum.

Kıssadan hisse: Bir yazarı okumayı seviyorsan seviyorsundur, sevmiyorsan da sevmiyorsundur, bunun lamı cimi olmaz.

Nihai not: Bu kitaba İstanbul kitabı demek belki biraz haksızlık olur, çünkü içinde Paris de var, bırakın mekanları çok miktarda başka şeyler de var ama benim gönlüm bunları yazmak istedi.

Reklamlar