Etiketler

, , , ,

1-1-IMG_3962

Dün yazacağım dedim ya, ne olur ne olmaz havalimanından başladım işte. Biraz erken gelmişim. 3-5 dakika vaktim var. Burası daha bu aydan yılbaşına hazır. Starbucks’tan kahvemi aldım oturdum. İçemesem bile, çünkü çok sıcak ve soğuyana kadar kalkıp kapılara gitme vakti gelecek, yanımda durması anlatmak istediklerimi kağıda daha kolay dökermiş gibi…

Son günlerin bir başka olayı da artık şikayet etmesem diyorum, biraz huy değiştirsem. Ama dakika 1, gol 1, havalimanlarındaki bedava internet gitmiş kredi kartı ile satın alınan cinsten olanı gelmiş. Öder miyim, cimriliğim tuttu, cep telefonumu açtım, hakkından kullanıyorum. Nasıl olsa aylık sabit megabaytımı sonuna kadar bitiremiyorum. Yakında şehir içindeki internetleri de paralı yaparlar, yoksa başka türlü nasıl gelişmiş ülke oluruz ki…

Bu durum bana başka bir şey hatırlattı, kesin şimdi Girne’de de internet yoktur, ben blog yazmaya karar verdim ya… İşte o yüzden, aman Qune dedim, madem aklına koydun, sonra mutsuz olmaktansa, aç bilgisayarını zaman buldukça yaz. Hatta bu sayfayı kapatmayıp uçakta bile devam edebilirim.

Kıbrıs’a pasaport olmadan kimlikle ilk çıkışım. Hayır, benim açımdan bir önemi yok, fakat başkalarınca özellikle de kapı çıkış polisince bayaaa önemi varmış, dikkatini çekti. Siz daha önce kimlikle Kıbrıs’a hiç gitmediniz mi? Yok valla gitmedim. Gitsemiydim? der gibisinden baktım. Eh yani iyi olurdu, ama madem olmamış neyse artık dert etmeyin gözleriyle cevap verdi. Herhalde böylesi daha makbul. Bunu da öğrenmiş oldum. Aman yavrularım siz siz olun, ev, yuva kurmak isteyen genç kızlar, olgun kızlar, bu iş önemliymiş, atlamayınız. Bizden geçti madem, yeni nesil siz dikkatli olun, fırsatın kıymetini bilin.

Ben artık yavaştan uzayayım, yoksa fena olacak. Diğer kahve kardeşliği benzerlerim birer birer kalkmaya başladılar bile…

Kapım pek yakınmış, hemen bir köşe buldum ve devam ediyorum. Sabırsız öbürleri kuyrukta. Uzun zamandır Çekirdek ve annem olmadan seyahat etmemişim. Sıradan vatandaş seviyesindeyim. Şöyle ki, Çekirdek’in onca mil yapması sonucu VIP lounge kartı var, her şey çok kolay, bir seferinde de onu anlatırım, daha önce hiç VIP lounge deneyimi yaşamamış olan ben geçen Paris yolculuğunda Atatürk Havalimanında oldukça etkilendim, anneminse tekerlekli sandalyesi var, hızla herkesin önüne geçiyor. Hani şu iki tekerlekli Ginger araçları varya önüne bir tekerlekli sandalye monte etmişler, yağmur, kar, çamur dinlemiyor. Her türlü hava koşulunda her türlü kalabalığı yara yara, dalgalar kıyıya savrulurken geçip gidiyor. Bir dahaya ben kendim de tekerlekli sandalye isteyeceğim. Kesin. AAA bu arada pencere kenarı mıyım, değil miyim hiç bakmamışım, kontuarda kavga çıkarmamışım, kesin bana bir şeyler oluyor. Biraz daha yazmaya devam edersem, dayak yiyeceğim, tek ben kaldım dışarıda.

Şimdi uçaktayım ve hatta havada bulutların üzerindeyiz. Bu arada koltuk numaramı da öğrenmiş bulundum: 18B. Hep merak ederdim bu orta koltukları kimin aldığını bu sabah itibariyle öğrenmiş oldum. Her şeyi, check-in’leri vs, hep Çekirdek yaptığından, bilmeyenler ya da hatırlamayanlar için tekrar edeyim kiz kardeşim olur, her zamanki gibi elimi kolumu sallaya sallaya geldim havalimanına. Eh kaşındım yani. Ortada olmanın kötü yanı, gerilip açılmak bir yana, kolunu bacağını iyice kapatıp oturmak zorundasın. Her iki yanda kol var, değil mi, bir düşünün ve bana da bir kol bırakın ya en azından bir kolumu açayım. Yok olmaz, kol bırakmadıkları gibi bel oyuğumdan da yararlanıp daha beter yayılan tipler, bu A ve C koltuklarının sahipleri. Genelde akraba, hısım, arkadaş vs seyahat ederken hiç dikkat etmediğim konular birden önem taşır oldu. Çek lan kardeşim kolunu azıcık biz de yayılalım diyemiyorsun tabii. Sıkıyor biraz. Sandviç geldi, biraz daha ara vereyim. Sabahki bir bardak soya sütü ve 1 çikita muz ile duruyorum.

Anlatmadan geçemeyeceğim, biraz önce yani kalkıştan hemen sonra, havalanma anında bana farkettirmeden kapattıkları ekranları tepeden yavaş yavaş indirmeye başladılar, bir anda basınç dengesi bozuldu maskeler iniyor zannettim panik yaptım. Ekran olduklarını anlayana kadar, bir de şaşırdım hani uçağın içinde pek de hareket yok ama, yeni moda artık hep kemer bağlı gidiyoruz ya şimdi de yüzde maske uçuş trendi mi çıkardılar acaba derken, jeton düştü kendime çok güldüm. Ulan arkadan beyaz şarap istediler, saat sabahın körü…

Büyük hayal kırıklığı: taze portakal suyu yok. Portakallarda sorun çıkmış. Ne sorunu diyorum, cevap yok. Yüklenmiyor efendim, portakallarda sorun var. Bir an aklıma Kıbrıs portakal girişini yasakladı mı ne oldu diye sormak geldi,  kimin ne yapacağı belli olmaz. Hostes ebola için talimat dağıtacaklarını söyledi. Gerçi 18B seviyesinde oturmanın bir başka ilginçliği de dağıtılanların yarı yolda kesilmesi, havalanmadan önce yeşil toplar dağıtıyorlardı, yarıda kestiler. Keza ebola broşürleri. Neyseki kalkıştan sonra devam etti hostes hanım, yeşil top sandığım şey, paket içindeki kulaklıklarmış. Kesinlikle anlaşıldı ki henüz ayılamadım. Acaba ben de mi beyaz şarap istesem, Starbucks kahvesinin işe yaramadığı ortada. Ebola broşüründen hala haber yok.

Yolculuk devam ediyor ve ben de merak ediyorum, bir uçak dolusu insan Kıbrıs’a neden gider? Ben neden gidiyorum? İşim var, arkadaşım var, ama hınca hınç dolu bu uçaktaki herkesin de mi işi ve arkadaşı var. Aklıma seneler öncesinin Girne’si geliyor. Liman’daki milkshake’ler ve Liman Otel Casino yılları.

Zaman geçmek bilmiyor, hali hazırda Nisan ayında San Francisco’ya uçarken neler olacağını düşünüyorum. Amerika kıtasını ne kadar çok görmek istesem de uçuş korkutuyor. Biliyorum bir sürü film seyredebilirim. İnternete girebilirim. Ama dile kolay 16 saat havada, hiç durmadan, hiç inmeden… Aha, eğer düşmüyorsak, alçalmaya başladık. Hem de bayağı hızlı alçalıyoruz. Ekranlarda yarasalar, balıklar, akrepler, deniz nerede, altımızda çorak toprak. VE düşüyoruz. Kaptan pilot 25 dk içerisinde ineceğimiz anonsunu yaptı, içim rahat değil, bu hızla alçalmaya devam edersek benden söylemesi 5 dk içinde havalimanında bagaj, aslında biraz kibar davrandım denizin ortasında demek daha doğru olurdu kurtarma botu bekliyor olacağız.

Kitap fuarında Ceres Yayınlarından çıkan Havada 41 Yıl isimli kitabı almıştım. İçimden sormak geliyor, Bay Polat böylesi bir hızla inmek doğru mudur, bu gençler nasıl kullanıyorlar yahu…

Bir şekilde çorak arazi denize döndü, anladım ki alçalmaya başladığımızda halen vatan topraklarındaymışız, sonra yavru topraklara geçtik ve derken iyice yere teğet gitmeye başladık. Bu kaptan pilotun ister inanın ister inanmayın kendine özgü bir tarzı var, yere paralel gitmeyi seviyor, bense içim heyecan dolu bir an evvel tekerleklerin yere değme sesini, sarsıntısıyla birlikte bekliyorum. Eskiden alkış kopardı, şimdi herkes kendini kasıyor, yeni neslin zaten böyle bir kültürü yok ne hissettiklerini kim bilebilir. Adamın, kadın pilot nadir olduğundan diyorum lafın gelişi, Lefkoşe havalimanı civarlarında bir yavuklusu var, kesin, her seferinde selam veriyor sanırsın, işte böyle. Uzatmayayım eninde sonunda indik. Ben de uçaktan indim ve Hülya Kocyiğit’li, Belgin Doruk’lu, Filiz Akın’lı  eski türk filmlerine giriş yapmışım gibi oldu. Tam karşımda Ercan havaalanı yazısı, yürüdük kapıdan içeri girdik. HOŞGELDİNİZ.

1-IMG_3963

Artık KIBRIS’tayım. Servisle Girne civarında Cratos Otele gidiyorum. 50 dk kadar sürecek. Dün öğlenden beri terk etmeyen bir baş ağrısı var. Uçakta tuvalete gittim, aynada kendimi tanıyamadım öylesine kızıl derili olmuşum. Göz beyazlarıma kadar, beynim bayaa ısınmış. Biraz etrafı seyredeyim artık, bakalım bir değişiklik var mı? Ne de  olsa en son 1988 yılında buradaydım. Bavulum falan kaybolmadı.

1-IMG_3965

AAaa geldik bile. 50 dk ne çabuk geçti. Okuma, yazma işi bir meşakkatli ki sormayın zaman su gibi akıp gidiyor.

Reklamlar